'Şiirsiz olmaz'

Edip Cansever’in dediği gibi, “İnsan yaşadığı yere benzer”, şair de öyle. Bunu göz ardı ettiğimiz ya da inkâr etmeye kalkıştığımız durumda, Brecht’in batmakta olan bir geminin güvertesine çiçek resimleri çizmekle suçladığı, faşizmin yükselişi karşısında suskun kalan Alman sanatçıların durumuna düşeriz.
rop736

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

DUVAR – Modern zamanlarda sıkça tartışılan konulardan biridir politikayla sanat/şiir arasındaki ilişki. Tartışmanın geçen yüzyıldan daha gerilere, bir önceki yüzyılın başlarına kadar uzanan bir dönemden bu yana sürdüğünü söyleyebiliriz. Şiirin (isterseniz sanatın diye okuyun) hem tarihsel hem de güncelle ilişkisi söz konusu olduğunda politikayla arasındaki bağ da ister istemez gündeme geliyor. Belki bunda her iki ifade tarzının toplumsallıkla ve kamusallıkla olan ilişkisi etkili oluyor.

Toplumun ya da toplulukların yokluğunda şiirden (sanattan) söz edilmesi ne kadar anlamsızsa politikadan söz edilmesi de o kadar anlamsızdır. Peki hem muhataplarının ortak olması hem de kullandıkları dilin ana kaynağının aynı olması itibarıyla birbirinden nasıl etkileniyor şiirle politika. Ya da etkileniyor mu? Aradaki gerilim geçmişten bugüne nasıl bir görünüm sergiliyor.

Şiirin politikayla, politikanın şiirle, aradaki gerilime karşın uzlaştıkları tarihsel anlar var mı, olabilir mi? Tartışmaların genellikle sanat çevrelerinde ve sanat odaklı yapıldığını görüyoruz. Acaba politikanın bakış açısıyla durum nasıl değerlendirilebilir. Politikayla şiir sanat ilişkisini konu alan tartışmaları ve bugün için nasıl bir tavır alınabileceğine ilişkin sorularımızı İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden siyaset bilimci Yrd. Doç. Dr. Zafer Yörük yanıtladı.

Önce şunu soralım: Türkiye’de, Türkçede sanatla, şiirle politikanın ilişkisi, etkileşimi geçmişten günümüze nasıl bir görümün sergiliyor?

Eyvah… Mehmet Akif, Necip Fazıl ve ‘beraber yürüdük’ şarkısı söz yazarının kulaklarını çınlatarak başlarsam birinin daha kulağı çınlayacak ki hiç tekin bir durum değil. Halbuki bu toplum şair başbakan da görmüştü zamanında…

Beladan uzak durmak adına, soruyu tersinden anlamak en iyisi. Yani siyaset şiire dil, tema ya da ilham kaynağı olarak ne derecede sirayet ediyor, ya da etmiyor? Etmeli mi, etmemeli mi? Bu mealde bir sorunun, ne Türkiye’ye ne de şiire mahsus olmayan evrensel bir soru olageldiğini görüyoruz. Yani siyaset-edebiyat, hatta genel olarak siyaset-sanat ilişkisi.

Uzak geçmiş ve başka kıtalar hakkında çok şey bilmiyoruz ama Batı’da sanatın en politize olduğu dönem olarak “belle epoque”u yani iki dünya savaşı arası dönemi (aslında 1870-1940 arası Paris’i tanımlayan bir kavramdır) işaretlemek mümkün. Dadaizm, fütürizm, kübizm, sürrealizm ve konstrüktivizm gibi avant-garde sanat akımları hep bu dönemde filizlendi. Bu akımların ortak zemini, geçmiş yüzyılın romantizm-realizm ikilemini aşarak bir adım ileri atma arzusuydu. Bu kaygının sosyalist ya da radikal bir siyasi yönelimden kaynaklandığını söyleyemeyiz ama sosyalist hareketin yükselişi ile eşzamanlı olduğunu gözlemleyebiliriz.

Gözlerin çevrildiği coğrafya, Dünya Savaşı’ndan devrimle çıkmış ve yeniden-kuruluş dönemine ayak basmaya çalışan Rusya’ydı. Rus sanatçılar, klasik Rus edebiyatı ve sanatının bütününü olumsuzlayarak yeni bir dünyanın temellerini atacak bir arayış içinde verimli bir tartışma ve üretim sürecine girmişlerdi. Konstrüktivizm akımı, bu tartışma içinde biçimlendi. Özellikle mimarlıkta, resim ve heykelde etkili olmaya başladı.

trocki

Lev Troçki

Şiirde ise konstrüktivizmin ve devrimin parlayan yıldızı Mayakovski’ydi. “Yesenin’e Veda” şiiri aslında klasik Rus edebiyatı ile birlikte bir bütün olarak romantizme, lirik söyleme, hatta külliyen geçmişe yönelik bir veda içeriyordu. Mayakovski, şiirini konstrüktivist ve fütürist olarak tanımlıyordu. Nâzım Hikmet’in şiiri de bu iklim içinde dünyaya geldi.

Rusya’da 1920’li ve kısmen de 1930’lu yıllar boyunca süren tartışma, siyaset-sanat ilişkisi açısından önemli. Bu çerçevede ilk önermeler, devrim öncesinin önemli figürlerinden biri olan Plekhanov’dan gelmişti. Plekhanov, sosyalist edebiyatın bir diyalektik “aufhebung” üzerinde biçimlenebileceğini savunuyordu. Hegelian bir kavram olan “aufhebung”, inkâr ve muhafazanın birlikte yaşandığı bir aşma eylemine tekabül eder. Rusça edebiyatın mirası devralınırken bu miras kısmen inkâr edilecek ve üzerinde bir yeni edebiyat oluşacaktı.

Devrimden sonra bu konuda üretilmiş olan en ünlü metin Leon Troçki’nin 1923’te yazdığı “Edebiyat ve Devrim”dir. Troçki bu metinde devrim-sonrası edebiyatın başardıkları ve başaramadıklarının muhasebesine girişir. “Aufhebung” çabasının başarı düzeyini, ya da geçmişin mirasını reddederken o mirası aşacak nitelikte bir estetik oluşturma hedefine ne derecede ulaşılmış olduğunu değerlendirir.

Ülkenin bir devrimle üzerine taşındığı sosyalist zemin temelinde geçmişin estetik düzeyini aşan tohumlara, tomurcuklara dikkat çeker. Troçki, sanat ve devlet (ya da siyaset; Troçki’nin ifadesiyle parti) ilişkisini ise çok dikkatli kurgular: “Sanat kendi yolunu, kendi yöntemleriyle yine kendisi açmalıdır. Sanatın yöntemleri Marksizmin yöntemleriyle aynı değildir… Sanat, partinin komut vermeye çağrıldığı bir alan değildir.”

Aynı dönemin bir başka akımı olan proletkult, kültürel mirasın ‘burjuva’ olduğu gerekçesiyle külliyen inkârını ve tarih boyunca susturulmuş olan emekçi kitlelerin kendi sesiyle kendi estetiğini oluşturması gereğini savunuyordu. Devrimci sanat çevreleri, bu akımı Marksizm-dışı bularak eleştirdiler. Çünkü sınıfsız bir toplumu hedefleyen devrim, proletaryanın da sınıfsal karakterini ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Sanat, geçmişe ait bir sınıfın kimliğinde sabitlenirse yeni bir dünya kurma umudu da ortadan kaldırılmış olacaktı.

brecht

Bertolt Brecht

Bu verimli tartışma ortamına nihai noktayı, devrime el koyan Rus bürokrasisi “sosyalist gerçekçiliği” devletin resmi politikası ilan ederek koydu. Bu dönüş, sanatsal üretim üzerinde partinin mutlak kontrolünü yasalaştırıyor ve bu resmi akım dışındaki bütün sanatsal faaliyetleri kriminalize ediyordu.

Formalizm, fütürizm, konstrüktivizm, sürrealizm… Bunların hepsi ya dekadan ya da karşı-devrimci ilan edilmişti. Kandinsky önderliğindeki konstrüktivistler Almanya ve Fransa’ya kaçtılar; Mayakovski ve Meyerhold gibi birçok şair, yazar ve sanatçı ya kuşkulu koşullarda “intihar etti” ya da dönemin dehası, formalist akımın öncü ismi Mikhail Bakhtin’in başına geldiği üzere uzun tutuklama, sorgulama ve hapsedilme süreçlerinin ardından Kazakistan’a ya da Sibirya’ya sürgün edildiler.

Bugün Stalin döneminden aklımızda kalan isimlerden birinin gizli servis NKVD şefi Lavrenti Beria, diğerinin de “edebiyat eleştirmeni” ya da sansür kurulu başkanı Andrey Jdanov olması şaşırtıcı değildir. Birinin görevi, sosyalizmin anavatanını şiddet kullanarak depolitize etmek iken diğerinin görevi de sanat ve edebiyatı devlet terörüyle ortadan kaldırarak bunlar yerine bir propaganda makinası yaratmak olmuştu. Siyaset ve sanat (ya da şiir) ilişkisi, bu ortak kaderde yeterince belirginleşiyor. Otoriter rejimler, bu iki olguyu tasfiye ederek var olabiliyorlar.

Sonuçta, “Fabrika” ve “Çimento” gibi ajitasyon metinleri ve “Lenin’in Hayatı” gibi propaganda filmleri, Pushkin, Gogol, Tolstoy, Dostoyevski, Stanislavski, Yesenin … gibi evrensel kültür değerlerini yetiştirmiş toprakların “başyapıtları” haline geldiler. Buradaki sorunun sosyalist gerçekçilik akımının kendisi değil, resmi devlet politikası durumuna getirilip kendi dışındakilerin kriminalize edilişi olduğunu vurgulayalım.

Sosyalist gerçekçilik varyantının Batı’da algılanışı orijinalinden oldukça farklı oldu. Komünist partiler bağlı oldukları Komüntern aracılığıyla benzer bir pratiğe zorlanırken, Louis Aragon ve Bertolt Brecht gibi şairler bu akımın Avrupa’da sürekli güç kazanan Nazizm ve faşizm tehlikesine karşı bir emek cephesi oluşturmak açısından yararlı olacağını düşünüyorlardı. (Savaştan sonra sosyalist Doğu Almanya’ya dönerek Berliner Ensemble’yi kuran Brecht, 1953 Doğu Almanya ayaklanması sırasında, bürokrasiye hitaben “beğenmiyorsanız halkı da feshedin” dizesini yazma cesaretini gösterdiği için son nefesini, kapısında kendisini tutuklamak üzere bekleyen Stasi ajanlarının gözetiminde verecekti.)

Başka bir algı biçimi, yükselmekte olan totaliter rejimlerde gözlendi. İtalyan faşizmi, kendine biat eden fütüristlerden bir sanat çevresi oluşturmaya çalışırken, Alman Nazizmi, Dr. Goebbells başkanlığında kurulan propaganda bakanlığı altında ülke çapında sanatsal bir yeniden-yapılanma hamlesi başlatıyordu. O güne kadarki devasa Alman sanat ve edebiyat mirası, Yahudi sızıntısı şüphesiyle büyük ölçüde yok sayılıyor; sanat, edebiyat ve şiir çevreleri, Rusya’dakine benzer devlet şiddeti yöntemleriyle tasfiye ediliyordu.

İşte “belle époque” böyle kapandı. Troçki’nin deyişiyle, “silahlar konuşmaya başladığında kalemler susmak durumunda kalmıştı”. Bugün yaşadığımız tartışma, o dönemin bakiyesi olarak anlaşıldığında anlam kazanacaktır. St. Petersburg’dan Paris’e, Londra’dan Floransa’ya, New York’tan İstanbul’a “belle époque” döneminde yaşanan tartışmalar karşısında alacağımız tavır, bugün şiir ve siyaset üzerine söylenebileceklere ışık tutacaktır.

zafery

.

Türkiye’de de çok tartışılan, çok da hassaslaştırılmış bir konu politika şiir sanat ilişkisi. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Burada iki taraflı oluşabilecek sorunlara değinmek gerekiyor. Birincisi, şiirin siyaset üzerinde kurması olası vesayet. Bugün siyasal iktidarın icra ettiği üzere, Mehmet Akif, M. Emin Yurdakul ve Necip Fazıl’dan seçtiğiniz milliyetçi/İslamcı dizelerle toplumun yüzde ellisini ajite etmeyi hedefliyorsanız burada siyasetin şiir vesayetine girmiş olduğu bir durumdan söz edebiliriz. Burada duygulanma, coşma vb. hali, akılcı kararlar alma ihtimalini sakatlar.

Oysa siyaset, birçok toplumsal koşulu dikkate alarak ‘rasyonel seçimler’ yapmayı gerektirir. Bu bağlamda, Wagner müziğinin Nazilerin elinde Alman halkını nasıl bir vahşet cehennemine sürüklemek üzere kullanıldığını anımsayalım. Ama bu aynı zamanda şiirin ya da genel olarak sanatın istismar edildiği anlamına da gelecektir.

İkincisi, sanatın siyaset vesayeti altına alınmasıdır ki buna yukarıda uzun uzun değindik. Bu bağlamda, devlet otoritesiyle herhangi bir muhalif parti vesayetinin fazla bir farkı olmayacaktır. 1970’li yıllarda sosyalist gerçekçi argümanın Türkiye’de yol açtığı sonuçlara bakalım: “Her sol örgütün kendine ait bir ya da birkaç şair, kendine ait bir tiyatro topluluğu, türkücü ya da “özgün müzik” grubu, örgüt yeterince genişse kendine ait birkaç romancı, sinemacı vb. bileşenlerden oluşan bir “sanat/edebiyat cephesi” mevcuttu.

Bugün de bir ölçüde devam eden bu durum, söz konusu örgütler adına iyi bir durum olarak görülebilir ama ne sanat ne devrim ne de sosyalizm adına aynı şeyi söylemek doğru olmayacaktır.

Bu bağlamda söylenmesi gerekenleri, sürrealizmin ‘babası’ şair André Breton ve Leon Troçki’nin 1938’de birlikte kaleme aldıkları “Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin Manifesto” büyük ölçüde ifade ediyor: “Maddi üretici güçlerin gelişimi için sosyalist bir iktidar oluşturmak durumunda olan devrim, entelektüel yaratıcılık için, hem de en başından itibaren, anarşist bir bireysel özgürlük rejimi düzenlemek ve temin etmek zorundadır. Hiçbir otorite, hiçbir baskı, en küçük bir komut izi bile olmamalıdır bunda!”

Sanat ve siyaset arasındaki gerilimli etkileşim, hiç kuşku yok ki varlığını sürdürecek. Ama şiirle siyasetin birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunurken bir çeşit apolitizm havariliği kutbuna savrulmamak gerekir. Edip Cansever’in dediği gibi, “İnsan yaşadığı yere benzer”, şair de öyle. Bunu göz ardı ettiğimiz ya da inkâr etmeye kalkıştığımız durumda, Brecht’in batmakta olan bir geminin güvertesine çiçek resimleri çizmekle suçladığı, faşizmin yükselişi karşısında suskun kalan Alman sanatçıların durumuna düşeriz.

Her şeye rağmen modern Türkçe şiirin dilinin, sözünün politikayla ilişkili olduğu görüşü kabul görüyor. Türkçede büyük ölçüde politik şiirlerin okunduğu kanısı yerleşik. Politikanın tarafından bakınca durum nasıl görünüyor? Bu konuda neler söylersin?

Fredric Jameson’ın “üçüncü dünya edebiyatı bir milli alegoriden ibarettir” önermesi çok tartışıldı. Jameson’a göre, Batı kültüründe özel olanla kamusal olan birbirinden kesin bir kopuşla ayrışmıştır. Edebiyat özel, siyaset ise kamusaldır. Bu öylesine yerleşik bir ayrımdır ki romanda siyaset, Stendhal’ın deyişiyle “konser ortasında patlayan bir silah” etkisi yaratmaktadır.

Jameson işte bu kamusal-özel ayrımının üçüncü dünyada olmadığını savunmaktadır. Siyaset özel alanda yaşanabilirken; edebiyat, bilinçdışı ya da cinsellik toplumsal olabilir. Her ne kadar Jameson’ın önermesi oryantalizm koksa da, Türkiye’yi böyle değerlendirmek açıklayıcı olacaktır.

Gezi Direnişi sırasında politik sözün, son elli yılın geleneğinde önemli bir değişiklik yarattığına ilişkin ortak bir görüş var. Gezi Direnişi’nin politik sözü, şiirsel söze daha çok yaklaştırdığı savıyla ilgili senin değerlendirmen ne olur?

Gezi başkaldırısı sırasında ortaya çıkan siyasal retorik ile şiir ilişkisi ortada. Ama Gezi dilinin şiirden çok mizaha, bu bağlamda da katılımcıların entelektüel beslenme kaynağı olan mizah dergilerinin söylemine dayandığını kabullenmek gerekiyor.

Önemli olan, Gezi deneyiminin nasıl bir sanatsal üretime yol açtığı, yeni ve Gezi’ye özgü bir estetik akımın doğumuna gebe olma ihtimali gibi soruları sormak. Gezi’yi anlatan ya da oradan esinlenen sanatsal ürünler olarak Emrah Serbes’in “Deliduman”ı ve olaylar sırasında yapılmış birkaç şarkı (örneğin Duman grubunun “Darmaduman” albümü) dışında pek bir estetik yansıma gözlemleyemiyoruz.

Gezi’nin yol açtığı bir estetik tartışma hatta Gezi öncesinden farklı eksende bir siyasal tartışmaya da tanık olmuş değilim. Bunun bir nedeni, şiir okumayan bir toplum haline gelmiş olmamız olabilir. Yani Türkiye toplumu televizyon dizileri seyreden; interneti tanışma/buluşma ve yakınlaşma alanı olarak aşırı kullanan; pop müzik dinleyen, gençleri mizah dergileri okuyan ve sözlü kültürden yazılı kültüre geçişi tamamlamadan medyatik görsel kültüre geçmiş bir toplum olarak tanımlanabilir.

Ama şiir okuyan, tiyatroya hatta sinemaya giden bir toplum olarak tanımlanabileceğinden kuşkuluyum. Ama daha önemli bir neden Gezi sonrası başlayan ve 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri şiddetlenerek sürmekte olan karşı-devrimdir diyebiliriz. Bu karşı-devrim, bütün otoriter rejimler gibi siyaseti ve sanatı kriminalize etme çabası içindedir. Yukarıda belirtmiştim, silahlar konuşmaya başlayınca kalemler susmak durumunda kalırlar. Bugün başımıza gelen tam anlamıyla böyle bir durumdur diye düşünüyorum.

Politik sözün, dilin şiirselleşmesi, politik söylemin üstende şiirsel dilin etkisinin artmasını nasıl değerlendirirsin? Şiir dilinin politik dilden uzaklaşması politikaya nasıl yansır?

Doğu metinleri, siyaseti (ve savaşı) zaten bir sanat olarak ele alır. Ama Batı’da da siyaset (her ne kadar bir bilim dalı olarak ele alınıyor olsa da), yüzyıllardır kendini sanatla estetize etmeye çalıştı. Sanat, deyince de benim aklıma sinemadan, tiyatrodan, resimden vb. önce şiir geliyor. Kendimi öğrendiğimden beri karşıma şiirsel bir dil çıktı ve bu dil bana şiirsel düşünmeyi öğretti. “Şiir” bugüne kadar bildiğim siyasal bilgileri estetize etti; ama bunlar benim kişisel deneyimim.

Siyaset bilimci olarak, siyasette bilinçdışı ya da kolektif psişik süreçlerin sanıldığından çok daha fazla rol oynadığının farkında olmakla birlikte, siyasetin son kertede kamusal ve rasyonel bir karar alma alanı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Siyasetin dili tabi şiirselleşecektir ya da Nietzsche’nin savunduğu üzere, binlerce yıllık poetika/politika ya da duygu/akıl ayrımı artık son bulmak zorundadır. Ama böyle bir gelişmenin önkoşulu, estetik beğeni düzeyinin insanlığın bugüne kadarki tarihine kıyasla gelişkin olmasıdır.

Bu nokta, bizi başlangıçta kaçınmaya çalıştığım yere geri döndürüyor. İskender Pala’ya romancı, Ali Ağaoğlu’na mimar muamelesi yapan ve şiir ile pavyon şarkısı sözünü ayırt edemeyen bir güruhun hâkimiyeti altında, siyasal dilin “şiir” sanılan bir dile terk edilmesi, Wagner-Alman Nazizmi ilişkisinden çok daha tehlikeli bir yere taşır bizi. Atom Egoyan’ın “Hatırla” filminin son sahnelerinden birinde, emekli Nazi subayı yıllar sonra karşılaştığı kurbanına “Auschwitz’ten kurtulan biri Wagner sevemez” deyince, kurban ona, “müzikten nefret edilmez” diye yanıt verecektir. Evet, şiirden nefret edilmez, ama söz konusu olanın “şiir” olduğundan emin olmamız kaydıyla.

YENİ ÇIKANLAR

Kriz ve gelecek

Ekonomik kriz dönemlerinde kültür, sanat etkinliklerinin darbe aldığı, akamete uğradığı biliniyor. Çünkü kültür endüstrisinin işleyişi, yapısı gereği ekonomik koşullara bağlı. Var olan duruma göre ekonomik krizin kısa sürede atlatılacağı söylenemez. O nedenle önümüzdeki dönemde yayıncılık faaliyetlerinde bir gerileme, yayın sayısında bir düşüş beklenebilir. Daha önceki kriz dönemlerinde olduğu gibi bu dönemde de yine şiir yayımlayan yayınevlerinin çoğunun ya şiir kitabı yayımlamaktan vazgeçeceğini ya da yayın aralığını açacağını öngörebiliriz.

Bizse ulaştığımız ya da bize ulaşan kitaplar oldukça değinmeyi, yeni yayınlarla ilgili şiir okurunu, şiir dostlarını bilgilendirmeyi sürdüreceğiz. Ancak bu hafta için ne bize ulaşan ne de bizim ulaşabildiğimiz yeni yayımlanan şiir kitabı yok… Ekonomik krizin şimdiden kültür, sanat alanına bir yansıması olarak değerlendirebilir miyiz bu durumu? Her ne kadar gelişmeler, özellikle şiir kitaplarının yayın sayısı ve aralığının geçen yılın bile gerisinde kalabileceğini gösteriyor olsa da gelecek günlerin bizi yanıltacağını umalım…

BU AYIN DERGİLERİ…

Varlık dergisi Ocak 2107

Varlık dergisi yılın ilk sayısında geçen yılı edebiyat ve şiir açısından değerlendiriyor… Derginin bu sayısında Mehmet Mümtaz Tuzcu, İrfan Yıldız, Harun Atak, Anıl Cihan, Zülal Demir, Hande Karataş ve Emre Şahin şiirleriyle yer alan isimler…

Sözcükler 65. sayısı

İki ayda bir yayımlanan Sözcükler dergisinin 65. sayısında, Cahit Külebi’nin 100. yaşı şair için hazırlanan özel bölümle kutlanıyor. Derginin bu sayısında Cevat Çapan, Refik Durbaş, İsimsiz, Turgay Fişekçi, Tarık Günersel, Akif Kurtuluş, Oğuzhan Akay, Bedirhan Toprak, küçük İskender, Burcu Yılmaz, Zarife Biliz, Nurduran Duman, Wang Jiaxin, Emin Kaya, Hakan Tabakan, Kur’an, Kutay Onaylı ve Sara McCallum şiirlerine yer verilen isimler.

Çevrimdışı 5. sayı

Üç ayda bir yayımlanan Çevrimdışı dergisinin (ocak şubat mart 2017) 5. sayısında şiirleriyle yer alan isimler şunlar: Gökhan Arslan, Uğur Aktaş, Pelin Özer, Engin Özmen, Cihan Oğuz, Levent Karataş, Mustafa Atapay, Yaprak Öz, Nurduran Duman, Gökhan Demir, Onur Sakarya, Kaan Koç, Nihat Özdal, Tunca Çaylant, Gülten Yalnambaş, Selahattin Yolgiden, Efe Duyan, Kadir Aydemir, Gökçenur Ç ve Betül Dünder.

DUYURULAR…

Mehmet H. Doğan ödülü

Nilüfer Belediyesi Türkçede yayımlanmış şiir eleştirilerinin önemine dikkat çekmek, Türk şiirine katkı sunmak amacıyla Mehmet H. Doğan Ödülü düzenliyor. 1 Ocak 2016-31 Aralık 2016 tarihleri arasında yayınlanmış şiir eleştirisi, incelemesi ve araştırmalarına verilecek ödül için başvurular 31 Ocak 2017 tarihine kadar devam edecek. Başvurular, Nilüfer’in Yüzüncüyıl Mahallesi’nde bulunan Nâzım Hikmet Kültürevi giriş katındaki Şiir Kütüphanesi’ne yapılacak.

Mehmet H. Doğan Ödülü Seçici Kurulu Metin Celal, Gültekin Emre, Haydar Ergülen, Orhan Tekelioğlu ve Orhan Alkaya’dan oluşuyor. Ödül, 28 Mart 2017’de düzenlenecek törende sahibine verilecek.

KISA… KISA…

Çukurova kitap fuarı

Çukurova 10. Kitap Fuarı başladı. 15 Ocak Pazar gününe kadar açık olacak fuarda çeşitli şiir etkinlikleri düzenleniyor. Fuarda şiir konulu etkinliklerden bazıları şunlar:

* Fuarda 7 Ocak Cumartesi günü Akdeniz Salonu’nda düzenlenen “Her Veda Elveda Değildir” başlıklı söyleşiye konuşmacı olarak Namık Kuyumcu, Pelin Batu, Çetin Yiğenoğlu katılıyor. Etkinlik saati, 14.00 – 15.00…

* 8 Ocak 2017 Pazar günü Akdeniz Salonu’nda saat 18.00-19.00 saatleri arasında Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği “Şiire Yolculuk” etkinliği yapılacak. Etkinliğe Gökhan Cengizhan, Kevser Atay, Mahmut Çetin Zorba, Nebih Nafile, Ali Karagöz, Bedran Cebiroğlu, Hikmet Güzelkokar katılıyor.

* “Çukurova’dan Şiirsel Seslenişler” başlıklı şiir dinleti etkinliği 9 Ocak Pazartesi günü saat 15.30’te başlayacak. Etkinliğe Aydın Şimşek, Zeki Karaaslan, Adnan Gül, Mustafa Emre katılıyor…

* “Göçle Gelen Şiirler” başlıklı şiir ve dinleti etkinliği 10 Ocak Salı günü Çukurova Salonu’nda. Etkinliğe katılan isimler Ogün Kaymak, Güler Kalem, Mithat Çelik, Demet Duyuler Doğan, Selamet Bağcı, Mustafa Özke, Edip Yeşil…

* “Çukurova’nın Şiir Dili” konulu etkinlik 10 Ocak Salı günü saat 18.00’de başlayacak. Şeref Kocakaya’nın yöneteceği panele konuşmacı olarak Hülya Çapar, Bekir Dağsever, Cemal Ünal, Hasan Hüseyin Çabuk katılıyor…

* “Doğumunun 90. Yılında Ahmed Arif” konulu etkinlikte Ahmed Arif anılacak. Şeyhmus Diken’in konuşmacı olarak katılacağı etkinlik Akdeniz Salonu’nda 13 Ocak Cuma günü saat 16.30’da başlayacak…

Eskişehir edebiyat buluşmaları

Eskişehir Kent Konseyi’nin düzenlediği edebiyat buluşmaları devam ediyor. 7 Ocak günü saat 19.00’da Taşbaşı Kültür Merkezi Kırmızı Salon’da yapılacak etkinliğe konuşmacı olarak şair Sezai Sarıoğlu da katılıyor.

UNUTULMAYAN DİZELER

“Ne demiş uçurumda açan çiçek

Yurdumsun ey uçurum”

Cemal Süreya

 


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).