Bir sürgüne gitti, hayatı değişti

Ahmet Mithat Efendi’nin politik dönüşümünün gizleri “Menfa” adlı kitabında gizli. Hayatını anlattığı bu kitap, bir yanıyla romana benziyor, son cümlenin yarım kalması bir edebiyat numarası gibi duruyor. Üss-i İnkılap ise II. Abdülhamit’in talimatıyla yazılmış bir “meşrutiyet savunusu” niteliğinde.
baris

Evindar A. Duran

Ahmet Mithat Efendi’nin Üss İ İnkılab’ı, 2’nci Abdülhamid’in tahta çıkmasından hemen sonra, padişahın siparişiyle, (Şerif Mardin buna ‘verdiği ilhamla’ diyor) kaleme aldığı son derece ilginç bir metindir. Kitap bir yönüyle yeni padişahın bir tür meşruiyet, propaganda metni, diğer yönüyle yeni padişaha sunulmuş bir dilekçe, bir yol haritası niteliğini taşır.
Ahmet Mithat Efendi’nin hezarfenlik eğilimini de yansıtan kitap, devletin siyasal tanımından mali yapısına, silahlardan Balkanlardaki milliyetçi hareketlere, uluslararası siyasetten basına, bayındırlıktan eğitime, yasallık ve yargının öneminden bilime çok sayıda konuda sorun tespiti, çözüm önerileri ve doğru yanlış cetveli sunar. Osmanlı yenilenmesini 3. Selim’den başlatan Ahmet Mithat Efendi, önceki dönemlerin hata sevap dengesini kurmaya çalışarak, her bölümde gününe kadar gelir. “İnkılap Tarihi”nde olumsuz kutba yerleştirilen Ahmet Mithat Efendi’nin, yenilikçi geleneğin kronolojisini benimsemesi de başlı başına dikkat çekici bir noktadır esasen.

ULEMA KABUK DEĞİŞTİRİRKEN

dergah

Üss-i İnkılap / Ahmet Mithat Efendi / Dergah Yayınları

Kitabın yazılış zamanı, Abdülhamit’in tahta oturduğu ve henüz kendi ilan ettirdiği Anayasa’nın yürürlükte olduğu, yani Sultan’ın henüz genç ve umut bağlanan, “Batıcı aydınların” sevgisini, yani “sözlerini dinleyeceğine” dair umutlarını kırmadığı dönemdir. Ahmet Mithat Efendi, aydınların sevgilisi olmaktan çıkıp saltanatının hakkını vermeye çalışan, yani klasik bir Osmanlı Sultanı’na dönüştüğü zamanlarda da Abdülhamit’in yanında yer alacaktır. Ancak Üss i İnkılap’ın ilk cildi, Efendi’nin bugüne kadar eleştiri konusu yapılan iktidara teslimiyetinin izlerini pek taşımaz. Bu izlerden söz edilecekse sonraki dönem metinlerini okumaya yönelmek gerekir. Üss i İnkılap ise dönemin okumuş yazmış taifesinin ortak sevincini sergiler: İmparatorluğun yıkımını hazırladığı varsayılan öğeler içindeki ‘cahil geleneksel ulema’nın yerini almaya aday, her bakımdan onlardan ‘bilgili’ ve fakat bilgisini iktidar eleştirmenliği için değil, iktidar uygulaması için kullanıma sunmak isteyen yeni ve yenilikçi kuşağın iş bulma coşkusu…

Ahmet Mithat, kitap boyunca tipik bir bağlı aydın iyimserliğiyle konuşur. Bağlandığı iktidarın başlangıcında, önemli bir kısmını daha sonraki dönemde bir daha bulamayacağı genişlikte bir söz hakkını kullanmaktadır ve bunu yaparken, hem dönem itibarıyla, hem kendi kişiliği itibarıyla yine tipik sayılacak bir tutum takınır. Kimi zaman kendi kültürü üzerine konuşan dikkatli bir aydın edası taşır, kimi zaman kamuya seslenen bir kanaat önderi havasıyla süsler sözlerini, kimi zaman efendisine gerçekleri aktaran açık sözlü bir bürokratın dikkatli diline başvurur. Metni okurken dönemin yönetsel sorunlarının, döneminin bir kalemşorunun yazısından izlerken, daha önceki dönemlerde var olan birçok Osmanlı eğitimlisinin, konumuna uygun dillerinin, bakışlarının yankımalarını buluruz. Padişaha ve geçmiş hakanlara saygısını bildirirken, methiye düzen bir divan şairinin sesi yankılanır. Sorun yumaklarını anlatırken, Koçi bey türü bir iktar danışman-eleştirmeninin cümleleri uçuşur gibidir.

Güncelliğini sürdüren sorunlara değinirken ikna dilini kullanmaya yeltenen bir Tanzimat aydını belirir sayfalarda. Sorunların çeşitliliği, Katip Çelebi tarzı bir hezarfenle ‘işin özünü’ dillendirmeye çalışan potansiyel bir ansiklopedist arasında bir kimlik belirip kaybolur. Metin, hitap ettiklerinin en başında hünkarın olduğu bilen bir Osmanlı’nın şekli alçak gönüllüğünü taşır. Yeni keşfettiği romana çok geçmeden kendisini olduğu gibi koymayı akıl eden, hayatını anlattığı Menfa’dan, felsefeye soyunduğu metinlere kadar “Ben” demekten ve kendi beniyle her metnine girmekten zevk alan Ahmet Mithat Efendi’nin, benliğini özenle ve en fazla biçimde geri çekmeyi başardığı ürünlerinden biridir Üss i İnkılap.

HAK MÜDAFİİ – REJİM MÜDAFİİ

Geçmişte kalan işlev ve söylevlerinin belli belirsiz izini taşıyan metin, o dönemden biraz önce başlayıp, daha sonra her dönem biraz daha olgunlaşıp ayrışarak şeklini bulacak yeni bir okumuş yazmış tipin tohumlarını da içerir. Bir doktriner, bir iktidar söylem üreticisi, bir propagandist, bir iktidar danışman eleştirmeni, bir kamuoyu oluşturucusu, bir müdahil aydın, yer yer bir haklar, yer yer de rejimin ta kendisinin yılmaz müdafii…

Bu işlevlerin bir kısımını Ahmet Mithat Efendi daha sonraki metinlerden ayrıştırarak üstlenecek, bir kısmını ise son defa cüret etmiş olacaktır. Örneğin matbaa, basın yayın ve zararlı olabilecek fikirlerin özgürce yayılması gereğini savunurken, İbrahim Şinasi gibi evrensel aydınlanmacı tavrın temsilcilerinden bile ileri gider gibidir. Oysa aynı konuları bir daha Üss i İnkılap’taki şartsız açıklığıyla ele almayı denemeyecektir. Abdülmecit-Aziz-Murat dönemlerinde bulgulayıp sıraladığı yönetsel hatalara karşı uyarılarını, yeni padişah-hükümet eleştirmenliğini Abdülhamit döneminde askıya alacak, Jön Türk’e kadar bir daha neredeyse bu konulara girmeyecektir.

BİR BAŞKA METİN: MENFA

Ahmet Mithat Efendi’nin “saray sipariş”i Üss-i İnkılab’ının yanı sıra, eserleri içinde önemli bir yer taşıyan bir metni de “Menfa”dır. Menfa, Abdülhamitçi Ahmet Mithat Efendi’nin ortaya çıkmadan önceki döneminin final eseridir. Politik dönüşümünü anlamanın anahtarı niteliğindedir.

Menfa (yani Sürgün) Ahmet Mithat Efendi’nin, Yeni Osmanlılarla, özellikle de hayranlık duyduğu Namık Kemal’le yoldaşlığa heveslendiği kısa süreli bir dönemin ardından sürgüne yollandığı Rodos anılarını içeriyor. Kitap, Rodos’taki “…üç sene, iki ay müddet devam eden…” sürgün hayatından başka, yazarın, yoksul ve yetim ‘Ahmet’likten, ‘Ahmet Mithat Efendi’liğe varan kişisel serüveninin, Rusçuk-Bağdat-İstanbul üçgeninde, 1864 – 1873 arasında geçen yıllara ait seyir defteri niteliğini de taşıyor.

Osmanlı topraklarının birbirinden her bakımdan farklı üç mekanına ilişkin gözlemlerin yanı sıra, Hace – i Evvel’e adını bağışlayan ünlü Osmanlı siyasetçisi Mithat Paşa ile yazarı batı kültürüyle tanıştıran Osman Hamdi Bey gibi aydınların dahil olduğu çeşitli olay ve sohbetlerin tanıklığı hayli ilgi çekici. Ahmet Mithat Efendi’nin, ‘durmaksızın yerli yersiz bilgi aktaran, edebiyatı zayıf, çenesi kuvvetli bir zat’ olduğuna yönelik yarı doğru efsaneye aldanıp, kitabın ‘kuru tanıklıklar, uzmanından başkasına yaramayacak ıvır zıvır’la örülü olduğunu düşünmek aldatıcı olur. Her ne kadar, kitabın başında ‘roman değil, gerçekleri yazacağını’ dile getiriyorsa da, renkli gözlemleri, kişisel gelişimine dair çarpıcı ayrıntılar, sürgün arkadaşı Tevfik Bey’le (Ebuziya) kavgalarının canlı anlatımları ve sürgün yerindeki diğer insanlar (öğrenciler, korkak yöneticiler, cesur yöneticiler, idamlıklar…) hakkında sıkı anlatıcılara özgü ayrıntılar Menfa’ya neredeyse bir ‘gelişim romanı’ tadı veriyor. Çeviriyazısı 107 sayfacık tutan bir kitabın yarım kalmış bir cümleyle sona ermesi de, daha sonra 1000 sayfalık kitaplara imza atmışlığı bulunan, gece gündüz yazabilen Ahmet Mithat’ın romansal bir oyunu gibi.

NAMIK KEMAL’E MEKTUP

Handan İnci, Ahmet Mithat’ın Menfa’yı, adının Yeni Osmanlılar’la birlikte anılmasının bir ‘yanlış anlama’dan ibaret olduğunu, çok sevdiği ve saydığı Namık Kemal’le aralarında politik bakımdan önemli görüş ayrılıkları bulunduğunu, dolayısıyla, sürülmesinin tamamen haksızlık olduğunu tartışmak için yazmış olma ihtimalini anımsatıyor. Doğrulayıcı kanıt da yerinde: Çocukluk ve gençlik anılarına geniş yer vermesine rağmen, adı Menfa…

Menfa, aynı zamanda, Ahmet Mithat Efendi’nin siyasal tutumunu ve yönünün değiştiğini de haber veren bir kitap. Gerçi Ahmet Mithat, “görüşlerinin hep aynı kaldığını, boş yere sürgün edildiğini” tekrarlayıp dursa da, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar bu “arkadaş kurbanı” söyleminin pek doğru olmadığına işaret ediyor.
Kitapta, dönüşümünün gerekçelerini, Namık Kemal’e hitap ettiği mektubuyla açıklarken, şöyle diyor:
“Biz milletimizin yenileşmesi gerektiğini halkımıza anlatmak için ne diyeceğiz? Bir kere şu halimizin fena olduğunu haber vereceğiz, öyle değil mi? Karşımızdaki halimizden fena olduğunu neyle anlayacak? Şüphe yok ki hali iyi olan yerlerle kendimizi kıyaslayınca anlayacak. Bizde ise halimizi, halden en anlayanı bile bilmiyor. Avrupa hakkında bilgimiz fihrist derecesinde kalmıyor. En büyük fenalık şunda ki Avrupa’nın yalnız kötülüklerini görüp zararlarını çekmiş olan halkımız o medeni ülkelerin güzelliklerinden dahi nefret ediyor. Böyle bir memlekette ciddi olarak ne iş görülebilir?”

Ahmet Mithat Efendi, bu sorunun yanıtını devasa bir yazı mirası bırakarak öleceği güne kadar çalışarak veriyor.