Okay Gönensin darbeye darbe vurmuştu

Gazeteci Okay Gönensin, otuz yaşında darbe döneminde ülkenin en muhalif gazetesinin sorumluluğunu üstlenmişti. Nice darbelere maruz kalan o kalp, ne yazık ki altmışlı yaşların baharında bir sabah durdu. Onun gibi bir gazeteci gelir mi, hiç sanmıyorum.
Okay Gönensin, Refik Durbaş, Hasan Cemal 1 Ocak 1985’te yılbaşı gecesi Cumhuriyet’te…

Refik Durbaş

Dostum, arkadaşım, özden öte bir kardeşim, meslektaşım idi.

Hayatta hangi konu olursa olsun arkamdaydı, güvendi, güvence idi.

O yıllar yüz yüze gelmedik, ama adını Aziz Okay olarak biliyordum.

Bir süre açtığı Uğrak Kitabevi’nde çalıştığım, daha sonra on yıl kadar Cumhuriyet gazetesinde birlikte düzeltmenlik yaptığımız Kemal abi (Özer), 1970’li yılların başlarında kimi günler Aziz Okay’dan söz ederdi. (Sonraları Aziz Okay’ın Okay Gönensin olduğunu anlayacaktık.)

Kemal abi kitabevini Cağaloğlu’ndan Moda’ya taşımıştı.

Aziz Okay da Mülkiye’yi bitirmiş, Moda’da oturuyordu ve Kemal abinin dükkânının müdavimlerindendi.

Nitekim yazı işler müdürü olduğum “Yeni a” dergisi çıktığında Aziz Okay da kimi çevirileri ve yazıları ile dergide boy gösterecekti.

Kemal abinin anlattığına göre Okay o sıralar Manajans’ta çalışıyordu ve durumundan pek hoşnut değildi.

Ve bir gün Okay Gönensin olarak Cumhuriyet’in Dış Haberler Servisi’ne adımını attı.

Dış Haberler ile Düzeltme Servisi Cumhuriyet’in koca salonunda yan yana idiler, aralarında bir metre kadar bir uzaklık vardı.

Onların masasında Ergun Balcı, Şevki Adalı, Emine Uşaklıgil; bizim masada Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Konur Ertop, Abdullah Yazıcı ve ben…

Yıl 1974 olmalı, Okay ile tanışıklığımız işte o günlerde başladı.

Cumhuriyet’in efsane yazı işleri müdürlerinden Bülent Dikmener aramızdan ayrılınca, öteki müdür Çetin Özbayrak yalnız kalmıştı.

Gazetenin kumanda odası “Camlı Bölme”yi takviye gerekiyordu.

Kimi gazetecilerin adı geçiyordu.

Özbayrak ve Mehmed Kemal ile o sıralar “öğle rakıları”nda buluşuyordu. Özbayrak’ın bir gün şöyle dediğini anımsıyorum.

“Bu gazetenin geleceği Okay’ın elinde olacak…”

Bu sırada 12 Eylül darbesi oldu. Ben er olarak askere gittim. 20 ay sonra döndüğümde gazete tipodan ofsete dönmüş, işçiler mavi gömlekleri çıkarıp beyazlarını giymişlerdi.

Ve Hasan Cemal Genel Yayın, Okay Gönensin Yazı İşleri Müdürü…

Darbe sonrası düzeltme servisi de değişim geçirmiş, Adnan abi ve Kemal abi emekli olmuş, Konur abi şef ve servis 15 kişi kadar…

Bir süre sonra Konur abi de gazeteden ayrıldı.

Okay odasına çağırdı. Doğrudan “Şef sensin” dedi.

“Okay” dedim, “ben askerde bile onbaşı olmadım. 15 kişinin sorumluluğunu alamam.”

Yüzüme bile bakmadan, bir kâğıt çıkardı çekmecesinden, “Yönetimin kararıdır” dedi.

Daha sonra beş yıl kadar Düzeltme Servisi Şefliği yapacaktım.

Ve yine bir gün odasına çağırdı: “Seni şeflikten alıyorum, artık gazeteye haber, röportaj yazacaksın…”

Okay’a itiraz ne mümkün?

Aklına geleni mutlaka yapacaktır.

Diyelim gazetenin iki orta sayfası, tek sayfa olarak hazırlanacaktır. Bütün itirazlara karşın o, beş dakika için çözüm bulur ve iki sayfayı tek sayfa haline getirirdi.

Gerçi gazetenin kültür-sanat sayfasında özellikle şiir üzerine yazılar yazıyordum, ama habercilik başka bir şeydi.

İlk haber olarak Çamlıca’dan geçecek olan yırtıcı kuşları yazacaktım. Çamlıca’ya gittim, fakat kuşlar gelmedi. Ben de yırtıcı kuşların neden gelmediğini yazdım. Bu benim ilk habercilik deneyimim ve gerçek gazeteciliğe ilk adımımdı.

Ardından onlarca yazı, haber yazdım, röportajlar yaptım.

Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Sabah gazetelerinde birlikte çalışmıştık, kırk yıllık hukukumuz vardı.

Bir gün dedim ki: “Yahu bir gün bile yaptığım işten dolayı teşekkür etmedin?”

Ne desin?

“Her yazın, her röportajın gazeteye tiraj aldırıyordu, başka nasıl teşekkür edeyim.”

Sevgili Ümit Kıvanç ile Anadolu’yu baştan başa dolaşıyoruz. Gazeteciliğimin en mutlu, en başarılı günleri… Ümit’le müthiş bir ikili oluşturmuşuz. O durmadan fotoğraf çekiyor, işle ilgili olmasa dahi, “Gazetenin arşivinde bulunsun, Bir gün lazım olur” diye. Ben bir habere gitmişsem, en az üç haber daha çıkarıyorum.

Huyunu suyunu biliyoruz Okay’ın çünkü…

15-20 gün Kars ve Artvin yöresinde dolaştık. O zaman cep telefonu falan yok. Trabzon’a geldik, sabah uçağıyla İstanbul’a döneceğiz. Üstümüz başımız kir pas içinde. Okay’dan sabahın altısında kaldığımız otele bir telefon: “Merzifon’da maden ocağında göçük var, hemen oraya gidiyorsunuz.”

Kahvaltı yapmadan, üç-beş kez hız limitini aşarak Merzifon’a geldik. Göçük Yeniçeltek ocaklarında yaralılar, ölüler var.

İlk haberi yazdım, Ümit fotoğraflarını çekti, gazeteye gönderdik.

Yol yorgunu, iş yorgunu, Ankara’dan gelen Işık Kansu, Merzifon savcısı, Ümit, ben akşam yemeği yiyoruz.

Yemeğin ortasında bir lokantaya bir telefon, Okay’ın sesi: “Doğum günün kutlu olsun.”

Ve ardından bir büyük doğum günü pastası…

Sonra öğrenecektim, gezi uzayınca eşim Bilge, Okay’ı aramış, “Refik nerede?” diye.

Bilge’den doğum günümü öğrenince İstanbul’dan Merzifon’daki lokantayı bularak pastayı göndertmişti.

Böylesi inceliklerin adamıydı.

90’lı yılların başında Cumhuriyet’te yönetimde anlaşmazlık çıkmış, gazeteden kopmalar olmuştu.

Başta Hasan Cemal, Okay olmak üzere birçok arkadaş Cumhuriyet’ten ayrılmıştı. Ben de istifa etmeden Cumhuriyet’i bırakmıştım.

Bir süre sonra Okay ile Sabah gazetesinde buluştuk.

1996’da Tansu Çiller enflasyon krizi geldi. Para, pul olmuştu. Çalışanlar işlerinden oluyor, kimi işyerleri kapanıyordu.

Sabah da krizden nasibini almıştı.

İşten atılanlar arasında ben de vardım.

Nisan ayıydı.

Okay çağırdı, “Senin mutfak masrafın ne kadar?” dedi. Kabaca bir hesapla “Ayda altmış milyon” dedim. Ki o günler Sabah işten ayrılanlara bir-iki yıl vadeli çekler veriyordu.

Otuzar milyonluk iki çek uzattı. “Git” dedi, “Evde otur, bir işe başlama. Üç ay sonra ya birlikte iş ararız ya da yine Sabah’ta buluşuruz.”

Temmuz ayı gelmişti. Fotoğrafçı Ergun Çağatay çağırdı. Birlikte Orta Asya’ya gideceğiz, ben yazacağım, o fotoğraf çekecek.

Bu sırada Kerem Çalışkan, Bilge’yi arıyor: “Okay acele Refik’i gazeteye çağırıyor.”

Ertesi gün Sabah’ta idim.

Okay, sözü uzatmadan, “Yeni bir gazete çıkarıyoruz, sen de kültür-sanat servisinin başındasın. Neler yapacağını bir dosya olarak hazırla ve on beş gün sonra getir.”

Bir haftada dosyayı hazırladım ve benim Yeni Yüzyıl maceram başladı.

O kadar çok meziyeti vardı ki, hangisini söylesem mutlaka biri eksik kalacaktır.

Polisiye roman meraklısıydı, bir gün iyi bir polisiye yazacağını düşünürdü. Kitap meraklısıydı, kitap müzayedelerinin müdavimiydi. Edebiyattan, şiirden anlardı. Elli yıllık gazetecilik yaşamımda, onlarca yazı ve genel müdür içinde, Okay’dan başka (Ecvet Güresin dışında) kitap okuyanını görmedim.

Yeni Yüzyıl’da çalışırken zamanın Kültür Bakanı Fikri Sağlar, bir grup gazeteciyi, düzenlenecek Türk kültürü etkinliğiyle ilgili (içlerinde ben de vardım) Paris’e götürdü.

Okay, neler yazacağımı biliyordu, ama bir isteği vardı: “Paris’te şu meydanda, şu köşede bir kitapçı var. Onun ikinci katına çık, üçüncü rafın beşinci sırasında Simenon’un kitaplarını göreceksin. (Simenon’un kitaplarının koleksiyonunu yapıyordu.) O raftaki sekizinci sıradaki kitabı al gel, al bu da parası…”

Gerçekten de gittim ve elimle koymuş gibi o kitabı aldım, geldim.

Yeni Yüzyıl kapanınca yine Sabah gazetesi…

2000’li yılların başında Okay, Sabah’tan ayrılacak, Vatan gazetesinin kurucuları arasında yer alacak, köşe yazılarına orada devam edecekti.

Ama dostluğumuz, arkadaşlığımız bu yılın temmuz ayına kadar sürecekti.

Otuz yaşında darbe döneminde ülkenin en muhalif gazetesinin sorumluluğunu üstlenmişti. Nice darbelere maruz kalan o kalp, ne yazık ki altmışlı yaşların baharında bir sabah durdu.

Onun gibi bir gazeteci gelir mi, hiç sanmıyorum.

“Güle güle” demekten başka elden ne gelir?


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.