Sonsuza kadar lanetlenmemek için bu sorunu hukuk ile çözün!

Nuriye ve Semih için artık son şehadet anlarımızda bulunuyoruz... Bütün güç ve nüfuz iştahlarının karşısında sadece ve sadece kendileri olarak kalmak üzere onur savaşı veriyorlar. Bize, insanlığa bizden daha çok güvenmeleri bir acizlik değil azizlik işaretidir. Hepimizin vicdanlarına sesleniyorlar…
nuriye_semih_ic

Orhan Gazi Ertekin

Nuriye ve Semih’in işlerine geri dönmek için başlattıkları açlık grevinin 103’üncü günündeyiz. Türkiye’deki açlık grevleri tarihine bakıldığında “ölüm eşiği”nin 60’ıncı günlerden 110’uncu günlere kadar uzandığını görürüz. Hasan Telci, Abdullah Meral, Mehmet Fatih Öktülmüş ve Haydar Başbağ, 12 Eylülün ağır işkence koşullarında yaptıkları açlık grevinin 60’ıncı günlerinden itibaren hayata gözlerini yummuşlardı. Kuzey İrlanda’da IRA önderlerinden Boby Sands’ın da 66’ncı günde İbrahimi çilesi son bulmuştu. Nispeten iyi bakım koşullarında ise 110’uncu güne kadar çilenin ertelenebildiğini biliyoruz. Bu demektir ki Nuriye ve Semih için artık son şehadet anlarımızda bulunuyoruz. Artık bu uzun çile yoluna şahit olan biz hepimiz, bütün insanlık, Türk, Kürt, Laz Çerkez, Alevi Sünni, milliyetçi, devrimci ve muhafazakar cümlemiz açlık grevi nedeniyle çağrıldığımız vicdanın neresinde olduğumuzun kaydını düşeceğiz…

nuriye_semih_ic

İNSANA VE VİCDANA GÜVENMEK

Bilinir ki Açlık grevleri, kadimden bu yana diğer politik eylem biçimlerinden farklı bir anlam taşımıştır her daim. Çünkü insanın vicdanını kendi çilesi pahasına var etmek için yapılır açlık grevi. Çünkü açlık grevleri her şeyden önce karşıdaki insanın toplamdaki vicdanına güvenmek üzerine kuruludur. Grevcinin göze aldığı çile her insanda saklı olduğuna inanılan insanlığın açığa çıkarılması için gereken sabırdır. Açlık çeken kişi, her insandaki “insanlığın” bir gün açığa çıkacağına, kendini hesaba çekeceğine içgüdüsel olarak inanır. Açlık grevini diğer politik eylemlerden ayıran en temel nokta burasıdır ki açlık grevcilerini bütün İbrahimi dinlerin ve azizlerinin çağına taşır. Zaten “çile” de bütün azizlerin en sonunda insanlığın kalbine bir daha çıkmamacasına yerleşmesinin de bir yolu olmuştur…

AÇLIK İLE HUKUK İSTEMEK

Peki bütün bu açlık çilesi ve vicdan çağrılarından bizi hukuka getiren şey nedir? Nuriye ve Semih, en başından itibaren hukuk istemektedirler. Hepimizin bir zaman önce istediği veya bir zaman sonra istemek zorunda kalacağı hukuk. Kendi vicdanı ve adalet anlayışıyla hakemlik yapmak isteyen herkesi şahit olmaya davet ediyoruz. Buyrun gelin. Nuriye ve Semih’in ilk talepleri “yargılanmaksızın cezalandırılmamaları ve işten atılmamaları” isteğine dayanıyor. Ve tabii ki hukuksuz biçimde işten atılmalarından geri dönülmesi talebini ileri sürüyorlar. Bu talep tam 802 yıl önce Manga Carta ile kabul edilen 39’uncu ve 40’ıancı maddelerin aynı hukuki korunma vaadine tekabül ediyor. Aynı anlaşmanın 45’inci maddesi ise “herkesin güvendiği bir yargı” organının var edileceği şartını hüküm altına alıyor. Evet evet. Bu kadar basit ve temel bir hak talebinden bahsediyoruz…

Nihayetinde “büyük hesaplar” değil dertleri. Kendilerinin olmayanı da istemiyorlar. Bütün güç ve nüfuz iştahlarının karşısında sadece ve sadece kendileri olarak kalmak üzere onur savaşı veriyorlar. Bize, insanlığa bizden daha çok güvenmeleri bir acizlik değil azizlik işaretidir. Hepimizin vicdanlarına sesleniyorlar…

Peki biz sonsuza kadar lanetlenmemek için neyi bekliyoruz?


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.