Varlık Fonu finans kapitale karşı mı?

Varlık Fonu ile gündeme gelen dönüşümün bazı sermaye gruplarının daha dinamik bir birikim yaratmasına imkân sağlayacak bir müdahale anlamına gelip gelmeyeceğini, yani Varlık Fonu’nun belli sermaye gruplarını kayırıp kayırmayacağını söylemek için de henüz erken elbette. Ancak sermaye sınıfı ve devlet içindeki fraksiyonlaşma-parçalanma ve bunun ürünü olan Erdoğancı Bonapartist seçenek, böyle bir ihtimali güçlendirmektedir.
Fotoğraf: Jonathan Ernst/Reuters Fotoğraf: Jonathan Ernst/Reuters

Ümit Akçay – Foti Benlisoy

Türkiye Varlık Fonu üzerine yürütülen tartışmalarda, benzer fon uygulamalarının genelde sistematik olarak dış ticaret fazlası veren ya da petrol/doğal gaz gibi istikrarlı bir gelir akışı olan ülkelerde söz konusu olduğu bilhassa vurgulanıyor. Buna göre bu tip fonlar, ortaya çıkan bu gelir akışının yatırımlara yönlendirilmesi ya da tasarrufların değerlendirilmesi için kuruluyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin dış ticaret fazlası ya da petrol/doğalgaz geliri olmaması nedeniyle bizdeki varlık fonunun dünyadaki uygulamalardan farklı, “atipik” bir fon olduğu belirlemesi haklı olarak yapılıyor. Ancak perspektifimizi değiştirip “yerli ve milli” varlık fonuna daha farklı örnekler aracılığıyla baktığımızda bir başka açıdan “tipik” bir örnekle karşı karşıya olduğumuz pekâlâ iddia edilebilir.

BONAPARTE’IN VARLIK FONU: CRDİT MOBİLİER

Bundan yaklaşık yüz altmış yıl önce, Louis Bonaparte’ın o meşhur darbesi, yani “18 Brumaire” sonrasında, çok sayıda iktisadi girişimin mülkiyet ve idaresini tek bir fonda toplayarak büyük altyapı projelerini teşvik etmek için 1852 yılında kurulan Crédit Mobilier (tam adıyla Société Générale du Crédit Mobilier) örneği, bu açıdan biçilmiş kaftan.1 Yeğen Bonaparte’ın “imparatorluğu” iktisadi planda, David Harvey’in deyimiyle “doğrudan hükümet müdahaleleri, kredi yaratılması ve finans yapılarının reformunun bir karışımıyla ekonomik dirilmenin temeli olarak sermaye ve işgücü fazlasını yeni fiziksel altyapılara dönüştürülmesini” hedefliyordu.2 Crédit Mobilier bu amaçla kurulur ve örneğin Haussmann’ın adıyla özdeşleşen ve Paris’i alt üst eden muazzam kentsel dönüşüm projeleri, Crédit Mobilier sayesinde büyük bir hızla sürdürülebilir.

‘FRANSA’YI ÇALIP FRANSA’YA HEDİYE ETMEK’

Bir süreliğine de olsa Fransız ekonomisinin belirleyici bir aktörü haline gelen Crédit Mobilier, imparator tarafından tanınmış imtiyazlara dayanarak şekillenmişti. Yani Crédit Mobilier bir anlamda doğrudan Bonaparte’ın eseriydi ve ona Fransız sanayinin önemli bir bölümünü doğrudan kontrol etme gücünü veriyordu. Marx, New York Tribune gazetesinin sütunlarında yayımlanan The French Crédit Mobilier üçlemesinde3, bu “dikkate değer Bonapartist kurumun” rejimle ilişkisi hakkında şöyle yazar: “Crédit Mobilier, kendini Fransa’daki tüm çeşitli endüstrilerin sahibi ve Küçük Napolyon’u da bunların en üst yöneticisi yapma niyetini itiraf ediyor.” Böylece, “Fransa’nın bütün mülkiyet ve endüstrisi Louis Bonaparte’a karşı kişisel bir yükümlülük altına giriyor”. Crédit Mobilier’in manipülasyonları, bugün basitçe “yandaşları kayırmak” dediğimiz, Marx’ın ise “Fransa’nın bütününü çalıp onu Fransa’ya hediye olarak vermek” diye tanımladığı süreci beraberinde getirir.

Marx’a göre bu girişiminin birkaç boyutu vardı. Biri şüphesiz, rejimin toplumsal dayanaklarını güçlendirmek adına Bonapartist “yandaşlara” dönük muazzam bir kaynak aktarımını mümkün kılmaktı. Diğeri, devletin, Marx’ın istihzayla “emperyal sosyalizm” adını verdiği şekilde ekonomik hayatın komuta kademelerini belirler hale gelmesiydi. Son olarak, kapitalist piyasada, Marx’ın bu kez Fourier’ye atıfla “endüstriyel feodalizm” diye andığı, (sonraki tabirle) “tekelci” eğilimlerin belirginleşmesiydi. Bu hususların tamamı, Bonapartist devletin toplumsal sınıflardan “aşırı” özerkleşmesinin bir sonucuydu. Ancak tam da Crédit Mobilier ve Bonapartist rejim arasındaki bu rabıta, ikincisinin politik kaderinin birincisinin ekonomik kaderine (ya da tersine) bağlı olduğu anlamına geliyordu. Başka bir deyişle küçük Napolyon’un rejiminin talihi, Crédit Mobilier’in baş rolünde olduğu spekülasyon kumları üzerine kurulmuştu.

KREDİNİN ‘DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ’

Burjuvazi ile proletarya arasında kararsız bir ‘yenişememe’ durumunun ürünü olan Bonapartist iktidar için Crédit Mobilier’in sağladığı finansal dönüşüm ve merkezileşme kadar onun krediyi tabana yayma vaadi (“demokratikleştirmesi”) de önemliydi. Bu, Bonapartist toplumsal blok içerisindeki çelişkileri pasifize etmenin ve oldukça hassas bir dengenin ürünü olan yeni rejime istikrarlı bir toplumsal destek zemini sağlamanın da bir yoluydu. Zira periyodik işsizlikten mustarip işçiler, dönemsel taleple başa çıkmaya çalışan küçük zanaatkâr ve esnaf krediyle ayakta kalabiliyordu; borçluluk kronik bir meseleydi. Crédit Mobilier’in parçası olduğu Bonapartist (Harvey’in deyimiyle) “proto Keynesçilik”, alt sınıflar için toplumsal mobilizasyon ve zenginleşme vaadi anlamına geliyordu. Zira Crédit Mobilier, halka, denetim altındaki şirketlerin kazançlarının garanti ettiği bir getiri oranıyla borç satabiliyor, böylece küçük birikim sahipleriyle sanayi işletmeleri arasında bir tür aracılık yapmış oluyordu. Marx’ın şirket hakkındaki “emperyal” ya da “Bonapartist sosyalizm” tabirleri, bu vaadi ve ona meyyal Saint Simoncu görüşleri eleştiriye dönüktür.

Fransa’daki bu deneyim, 2000’ler Türkiye’si için de ışık tutabilir. Zira 2000’lerde Türkiye’deki alt sınıflar ilk kez bireysel borçlanma ile tanıştı. Özellikle Türkiye’nin finansal kapitalizme entegrasyon süreci sonucunda dünya kapitalizminin önemli merkezlerinde yaşanan kredi büyümesi sayesinde Türkiye gibi ülkeler de 2000’ler boyunca emekçilerin gündelik hayatlarının finansallaşmasında önemli mesafeler kat etti. Ancak küresel krizin etkisiyle borçlanma olanakları tıkanmaya, kredi artış hızı yavaşlamaya başladı. Bugün finansal içerilme olarak adlandırılan ve krediyi (ve borçluluk ilişkisinin) alt sınıflar için de kullanılabilir hale getiren uygulamaların tıkandığı noktada Varlık Fonu’nun gündeme gelmesi bir başka ilginç gelişme. Bu bağlamda Varlık Fonu’nun Crédit Mobilier’den farkı, ilkinin kredi genişlemesinin tıkandığı noktada devreye sokulmuş olması.

BONAPARTİZMİN İKTİSADİ KIRILGANLIĞI

Görüldüğü gibi Crédit Mobilier, ortaya çıkışındaki bağlam ve koşullardaki büyük farklara karşın, alaturka Bonapartizmin Varlık Fonu girişiminin kapsam ve hedefini idrak edebilmek açısından hayli verimli bir çıkış noktası olabilir. Karşı karşıya olduğumuz, referanduma giderken enflasyon ve durgunluk ikilisinin yaratacağı toplumsal huzursuzluğu telafi etmeye dönük oportünist bir hamleyle sınırlı değil. Varlık Fonu, tıpkı Crédit Mobilier örneğinde olduğu gibi bizzat inşa edilmekte olan rejimin niteliğine, onun toplumsal muhtevasına dair ipuçları veriyor. Ali Rıza Güngen’in belirttiği üzere Varlık Fonu ile yaratılan “dev finansman aracı (…) alternatif hazine değildir, alternatif bir şirkettir. Devletin finansallaşması sürecinde yeni bir adımdır.”
4 Bu anlamda Varlık Fonu’nun, Marx’ın deyişiyle “Fransa’nın tüm endüstrisini Paris Borsa’sının girdabına sürükleyerek onu Crédit Mobilier’in beyefendilerinin ve onların patronu Bonaparte’ın tenis topuna çevirme” girişimiyle olan benzerliği açıktır.

Erdoğancı Bonapartizmin henüz olgunlaşmış bir ekonomik programı yok. “Yerli ve milli” ekonomi öykünmesi bir yandan güçlenirken, uygulamada hâlâ neoliberal program doludizgin sürdürülmeye çalışılıyor. Bu anlamda Erdoğancı Bonapartist seçenek siyaseten olduğu gibi iktisadi olarak da kırılgan. İktisadi kırılganlığın temelinde, bir yandan küresel krizin etkilerinin Türkiye’de hissedilmesi ile ekonomik büyümenin sürdürülmesi için neoliberal çerçevenin kâfi gelmemesi, diğer yandan hâkim sermaye fraksiyonlarının üzerinde uzlaştığı bir yeni programın olmamasının yarattığı bocalama ve bunun ekonomi yönetimine yansımasının yarattığı çelişkiler var.

Varlık Fonu girişimi, tam da bu noktada, “kırılgan Bonapartizm”5 ile “utangaç kalkınmacılığı”6 birleştiriyor. Krizin derinleşmesi, iktidar partisinin (ya da Erdoğan’ın) iktidarda kalmasının koşulları ile sermayenin krizden en az hasar görmesinin koşullarını örtüştürebilir. Tıpkı, Crédit Mobilier ve Bonapartist rejim arasındaki rabıta gibi. Bu örtüşmenin temelinde ekonomik büyümenin sürdürülebilmesi var. 2008’den beri içinde olduğumuz ekonomik krizin güncel olarak yoğunlaştığı alan, aralarında Türkiye’nin de olduğu “yükselen piyasalar” kategorisindeki ülkelerde ekonomik büyümenin yavaşlaması. Diğer ülkelerde olduğu gibi ekonomik durgunluk ve kriz, siyasi iktidarlar için bir kâbus senaryosudur. Hele başından itibaren bir büyüme koalisyonu olan AKP için ekonomik kriz, bu koalisyonun sonu anlamına gelebilir. Sermaye açısından ise, küresel kriz koşullarında ayakta kalmak, hatta eğer mümkünse krizi fırsata çevirerek küresel rekabette üst basamaklara tırmanmak öncelikli hedeflerdendir. Bu iki dinamiğin örtüşmesi, krizin derinleşmesi ile birleştiğinde “kalkınmacı” bir programın oluşması ihtimalini doğuruyor.

Henüz ortada böyle bir program yok. Özellikle neoliberal zamanlarda sermayenin yapısal gücü anlamına gelen sermaye hareketlerinin serbestliği gibi alanlarda sınırlamalara gitmeden böylesine bir “kalkınmacı” programın uygulanmasının nasıl hayata geçeceği de meçhul. Varlık Fonu ile gündeme gelen dönüşümün bazı sermaye gruplarının daha dinamik bir birikim yaratmasına imkân sağlayacak bir müdahale anlamına gelip gelmeyeceğini, yani Varlık Fonu’nun belli sermaye gruplarını kayırıp kayırmayacağını söylemek için de henüz erken elbette. Ancak sermaye sınıfı ve devlet içindeki fraksiyonlaşma-parçalanma ve bunun ürünü olan Erdoğancı Bonapartist seçenek, böyle bir ihtimali güçlendirmektedir. Varlık Fonu’nun kuruluşunu düzenleyen yasada İslami finansman kullanımının yaygınlaşmasının hedeflendiğinin açıkça belirtilmesi de bu olasılığı doğal olarak akla getirmektedir. Kesin olan, Varlık Fonu’nun parçalanmış iktidar blokunu, adına Bonapartizm dediğimiz aşırı özerkleşmiş yürütme gücünün müdahaleleri aracılığıyla yeni bir siyasal ve sosyal güçler dengesi doğrultusunda yeniden kurma girişiminin bir devamı olduğudur.

1 Hal Draper, Karl Marx’s Theory of Revolution, Vol. 1: State and Bureaucracy, Monthly Review Press, 1986, s. 442-446.

2 David Harvey, Paris: Modernitenin Başkenti, Sel Yayınları, 2012, s. 156-157.

3 Karl Marx, French Crédit Mobilier, New York Tribune, 24 Haziran 1856, Erişim: http://marxengels.public-archive.net/en/ME0978en.html

4 Ali Rıza Güngen, Türkiye Varlık Fonu: Yatırımların Finansmanı mı, Devlet Kaynaklarının Harcanması mı?, Kriz Notları, 6 Şubat 2017, Erişim: http://kriznotlari.blogspot.com.tr/2017/02/turkiye-varlk-fonu-yatrmlarn-finansman.html

5 Foti Benlisoy and Barış Yıldırım, Turkey’s fragile Bonapartism, Left East, 6 Ocak 2017, Erişim: http://www.criticatac.ro/lefteast/turkeys-fragile-bonapartism/

6 Ümit Akçay, Küresel Kriz, 64. Hükümet Programı ve Yeni Ekonomi Kabinesi: “Utangaç” Kalkınmacılık!, Kriz Notları, 29 Kasım 2015, Erişim: http://kriznotlari.blogspot.com.tr/2015/11/kuresel-kriz-64-hukumet-program-ve-yeni_29.html