Sosyal demokrasi iyi ama yeterli değil!

Kapitalizmi aşacak bir sosyalizme ihtiyacımız var. Sosyal demokrasi kimi iyileştirmeler vaat etse bile, kapitalist yağma ve barbarlıkla mücadele açısından yeterli bir araç değil.

Google Haberlere Abone ol

Joseph M. Schwartz* & Bhaskar Sunkara**

John Judis tamamıyla iyi niyetli bir yazar. ABD gibi bir toplumun derinlerinde dirilen demokratik sosyalizm kıpırtılarına heyecan ve kaygı ile yaklaşıyor. Heyecanla; çünkü ülkenin çalışanlarının sosyal reformlara ne kadar çok ihtiyaç duyduklarını biliyor. Kaygıyla; çünkü yeni solun bilindik dar görüşlülüğe ve tutuculuğa düşebileceğini biliyor.

Ancak Judis toplumu daha iyi yönde değiştirmemizi talep ederken, 20. yüz yıl sosyalizminin başarısızlıkları karşısında verdiği cevaplar, bizi 20. yüz yıl sosyal demokrasisinin çıkmazlarına yönlendiriyor. New Republic adlı sitede yayınlanan “Şu An Amerika’nın İhtiyaç Duyduğu Sosyalizm” (The Socialism America Needs Now) başlıklı makalesinde Judis, sosyal demokrat bir hareketin ya da kendi tabiriyle ‘liberal sosyalizm’in yeniden inşaası üzerine tutkulu sözler sarfediyor. Sosyalistler bazında kapitalist ekonomiye uygulanacak demokratik düzenlemelerin ve oluşturulacak refah devletinin nihai hedef olması gerektiğini belirtiyor. Geçmişte Sovyet bloğundaki tepeden inme kamulaştırma ve planlama çabaları, baskıcı toplumlar ve durgun ekonomiler ortaya çıkarmıştı. Bunun karşısındaysa Judis, İskandinav devletlerinin dinamik kapitalist ekonomiler olarak Birleşik Devletler’den çok daha insanî ve eşitlikçi olduklarını ifade ediyor. Ona göre sosyalizm (iş yerleri ve ekonomi üzerinde demokratik kontrol) ‘modası geçmiş kocakarı ilaçları’ ile dolu.

REFORMLAR KAÇINILMAZ BİR İHTİYAÇ

Elbette, Judis ile Bernie Sanders etrafında örgütlenen hareketin önerdiği sosyal reformlara acilen ihtiyacımız var. Hiçbir demokrat sosyalist, eğitim, sağlık, barınma gibi ekonomik ve sosyal hayatın temellerinin ve temel ihtiyaçların kamusal olarak garanti altına alınmasına karşı çıkmayacaktır. Bu gibi gelişmeler, Judis’in de yazdığı gibi “Sıradan Amerikalıların hayatlarına ölçülemez derecede katkı sağlar.”

Ama daha da fazlasını talep etmek noktasında etik sebepler mevcut. Günün sonunda, ekonomik demokrasi olmadan reel-politik demokrasi de olamaz. Şirketler birer ‘özel devlet’ ve çalışanlar ile toplum üzerinde diktatoryal güçlere sahipler. Şirket hiyerarşisi nasıl ürettiğimizi, ne ürettiğimizi, işçilerin kolektif emeği ile ortaya çıkan kârı ne yapacağımızı belirliyor.

Radikal demokrasiyi benimsemek ise, bir grup için bağlayıcı olan her kararın (mesela bir insanı işten kovma ya da çalışma saatlerini belirleme kararı), kararlardan etkilenen kişilerin tümü tarafından verilmesini gerektirir. Karardan etkilenecek olanlar kararları vermelidir.

En azından, çeşitli mülkiyet haklarının söz konusu olduğu durumlarda (çalışanların sahip olduğu firmalar, devletin sahibi olduğu tekeller, finans kurumları), çeşitli firmaların iyi düzenlenmiş bir pazar dahilinde koordine edilmelerini ve toplumun demokratik yolla yönetilmesine imkân sağlayan bir ekonomiyi talep etmeliyiz. Demokratik olmayan kapitalist bir ekonomide, yöneticiler çalışanları keyfi biçimde kovar veya işe alır; demokratik sosyalist bir ekonomideyse, çalışanlar işlevsel ve verimli bir çalışma ortamı yaratmak için kendi yöneticilerini seçerler.

BİZE İYİ ŞEYLERİ BIRAKMAZLAR

Ancak önümüzdeki, görmek istediğimiz dünyanın çerçevesine dair bir tartışma değil. Judis sosyalistlerin taleplerini, yani kapitalizmden sonra radikal bir demokrasi kurmayı reddederken (ki böylece sosyal demokrasi dediğimiz şeyin tarihsel olarak nihaî hedefini de reddetmiş oluyor), bunu faydacı sebeplerle yapıyor. Ona göre eski hedef, ‘uygulanabilir’ değil!

Oysa tarih bize gösteriyor ki; gerçekte, sermayenin ekonomi üzerindeki gücünü hiç ellemeyip, kuvvetli bir refah devletine ulaşmak ‘uygulanabilir’ bir hedef değil. Kapitalizm içinde yaratılan bir sosyalizmde var olmayı istesek bile böyle bir şey yapabilir miyiz, belli değil. Batı sosyal demokrasisinin yükselişe geçtiği 1970’lerin başlarından bu yana, sermaye çevresi (yani seçkinler) ‘sınıfsal uzlaşma’yı bir kenara bırakıp, ekonomik düzenlemelerin çeperini daraltmaya odaklandılar. Kapitalistler savaş sonrası olağandışı biçimde artan kârlılık ve büyüme yaşadıkları bir dönemde, bir zamanlar kerhen kabul ettikleri şeyi artık istemiyorlardı.

Geçtiğimiz kırk yıl, bir zamanlar güçlü olan işçi hareketleri ile kurulmasına yardım ettikleri refah devleti arasında ideolojik ve politik bir savaşa sahne oldu. Bu çift taraflı sınıf savaşı, neoliberalizmin 4 talebinin savunuculuğunu yaptı: Ekonominin sınırsızlaştırılması, vergilendirmenin geriletilmesi, kamu mallarının özelleştirilmesi, örgütlenen işçi sınıfının zayıflatılması. Şirketler, üretim için yatırımlarını yeni sanayileşen ülkelere kaydırdı, daha düşük maaş verebilecekleri bölgelerde fabrikalar açtı ve yüksek beceri gerektirecek üretim işlerini makinalaştırdı. Kurumun kârlılığındaki odak, yoğun şekilde spekülasyona ve düşük maaşla çalıştırmaya dayalı, yalnızca sahiplere hizmet eden bir sistem olan “FIRE” ekonomisine kaydı. (FIRE: finance, insurance, real estate / finans, sigorta, emlak)

Peki bu şekilde bitmek zorunda mıydı? Eski refah devleti varlığını sürdürmekle kalmayıp aynı zamanda genişletilemez miydi? Evet, ama bunun için sermayenin tüm yatırımları kontrol etme gücüne karşı çıkılmalıydı. Daha basitçe ifade edersek, daha radikal bir sosyalizm gerekirdi. Son jenerasyon sosyal demokratlar biliyorlardı ki; güçlü sosyal haklara sahip toplumlar sermayenin iştahını tatmin etmeyecek, sermaye buralara yatırım yapmaktan çekinecekti. 70’ler ve 80’lerde bunun önüne geçmek ve sermayeyi kontrol edebilmek için önemli girişimlerde bulunuldu.

İSVEÇ ÖRNEĞİ

İsveç işçi hareketi bünyesindeki sol-sosyal demokratlar “Meidner Planını” genişlettiler ve 25 yıllık bir dönemde büyük İsveç firmaları üzerinde kamusal mülkiyet sağlayacak vergilendirmeler planladılar. Fransa’da sosyalistlerin yönettiği ve komünistlerin destek verdiği François Mitterrand hükümeti, 1981-1983 yılları arasında Fransız endüstrisinin yüzde 25’ini bir gecede kamusallaştırdı ve işçi haklarını genişletti. (50 veya daha fazla işçi çalıştıran firmalarda toplu sözleşme ve pazarlık hakkını zorunlu kılmak gibi iyileştirmeler yaptı.)

Tabii ki, bu tip çabalar ve benzerleri yenilgiye uğratıldı. Fransa yatırımları durdurmakla tehdit eden ciddi bir sermaye boykotu ile karşı karşıya kaldı. İsveç sosyal demokratları benzer bir boykottan korkup Meidner Planı’nı geri çekti. Yatırımların sekteye uğradığı Fransa’da ekonomi ciddi bir durgunluğa girdi ve bu 1985 parlamento seçimlerinde ciddi bir muhafazakâr zaferle sonuçlandı. Mitterrand kamu yatırımlarını özelleştirmek ve sert bir kemer sıkma politikası uygulamak zorunda kaldı.

Judis, geçtiğimiz 30 yılda sosyal demokrasinin nasıl sendelediğinden bahsediyor. Ama neoliberalleşmenin geldiği seviyeyi ve tarihten çıkarmamız gereken önemli dersi atlıyor: Sermaye saldırganlaştıkça iş gücü de aynısını yapmalı, yoksa kabuğuna çekilmeye zorlanır.

Özetle Judis, sermayenin kendi gücünü sınırlamak isteyenlere karşı bilinçli saldırısını tarihin akışından çıkarmış. Halbuki sosyalizmin geleceğinde görmeyi umut ettiği en mütevazi reformları bile yapabilmek için, sermayenin daha demokratik ve sınırlanmış bir haline ihtiyacımız var.

Özel sermaye açıkça radikal eşitsizliği ortadan kaldıracak araçlara yatırım yapmayı reddediyor: Ödenebilir fiyatlarda evler, toplu ulaşım, alternatif enerji, mesleki yeniden eğitim... Büyük olasılıkla devletin düzenlemeye yapmak zorunda kalacağı doğal kaynaklara yatırım yapmak istemiyor. Hiçbir şirket alternatif enerjiye yatırım yapmak istemiyor. Judis yazısında iklim krizinden bahsetmiyor; ne var ki bu konuyu devasa kamusal yatırımlar yapmadan çözmenin hiçbir yolu yok.

SERMAYEYLE NASIL BAŞA ÇIKILABİLİR?

Elbette, Amerika Birleşik Devletleri sosyal demokrasinin ekonomik olarak en uygulanabilir olduğu yerlerden biri. İç piyasamız Avrupa Birliği ile aynı büyüklükte. Kendi küresel para sistemimizi kontrol ediyoruz. Sağlık hizmeti, yaşlı bakımı, çocuk bakım yardımı gibi şeyleri rahatlıkla ödeyebilecek düzeyde, zengin bir ulusuz. Ama tüm bu hoş şeyleri elde etmek için gidilecek yolda özel şirketler direnecek ve en güçlü silahlarını kullanmaktan çekinmeyecekler: Sermaye boykotu.

Judis gibi sosyal demokratlar ise bununla mücadele etmeyi reddediyor; önemli noktalarda geri çekiliyor, kapitalist güçlerin gönüllerini hoş etmeye çalışıyor ve en baştan beri başarmak istedikleri reformları yapmalarına izin veriyor. Farklı bir sayfa açabilmek için militan bir işçi hareketine, art arda kazanılan zaferlerle güçlenen sosyalist bir harekete, kapitalizmi ehlilleştirmeyi değil yenmeyi hedefleyen bir anlayışa ihtiyacımız var. ‘Üretim araçlarının kontrolü ve sahipleri gibi demode konularla’ ilgilenmek istemeyen bir sosyalizm, sadece demokratik bir toplumdan beklentilerimizin altında kalmakla kalmaz, bizi başarısızlığa da mahkûm eder.

*Joseph M. Schwartz, Amerikan Demokratik Sosyalistleri hareketinin ulusal başkan yardımcısı ve Temple Üniversitesi’nde siyaset profesörüdür.

**Bhaskar Sunkara, Jacobin adlı sitenin kurucu editörüdür. 

Makalenin aslı Jacobin sitesinde yayınlanmıştır. (Çeviren: İdil Karşıt)