Komünistler bile 'beyefendi' sınıfını kutsuyor - 1

Modi rejimi Hint toplumunun karanlık yüzünü ortaya çıkardı. Akademisyen Tithi Bhattacharya, devlet yapısını oluşturan üst sınıfa işaret ediyor.

Narendra Modi’nin Hindistan’da başbakan olması, Hint toplumunun karanlık yanını açığa çıkardı. Oysa Hindistan, Avrupa ve Kuzey Amerika’da Küresel Güney için bir umut, demokrasiye dair bir fener olarak görülüyordu. Birçok yönden Modi, İngilizlerin Hindistan’daki sömürge yöneticilerinin ve Hindistan’da sömürgecilik sonrası hâkim hâle gelen seçkinlerin toplumsal egemenlik formları dâhilinde geliştirdikleri stratejileri arasındaki sürekliliğin somut bir tezahürü. Purdue Üniversitesi’nde Güney Asya Tarihi Profesörü ve Küresel Çalışmalar Direktörü olarak çalışan Tithi Bhattacharya, kendisi ile yapılan mülâkatta Modi’nin üst kastını, çoğunlukçu şiddeti; sömürgecilik sonrası Hindistan devletinin yapısını; üst sınıfa işaret eden “bhadralok” [beyefendi] ile ilgili çalışmasını; kadına dair cinsiyetin toplumsal alanda yeniden üretimini ve Filistin’le dayanışma ile BDS hareketini irdeliyor.

George Souvlis: Akademi ve siyaset alanı dâhilinde sizi oluşturan ve yoğun biçimde etkileyen unsurlar nelerdir?

Tithi Bhattacharya: Hindistan’da, yetmişlerin o karmaşa ortamında büyüdüm. İşin tuhaf yanı şu ki Hindistan Komünist Partisi’ndeki şiddetli ayrışma ve bölünmelere paralel olarak aile içinde yaşanan bölünmelere tanıklık ettim.
Anne tarafım, 1967’de KP’den ayrılan Naksalcı hareketindendi. Dedem Charu Mazumdar’ın doktoruydu. Anne ve baba tarafımın iç içe geçen hikâyeleri var. Baba tarafımda bir milletvekili dâhil Naksalitlerden kopan Hindistan Komünist Partisi’nin önde gelen üyeleri olan akrabalarım var.
Çocukken İndira Gandi’nin uygulamaya soktuğu olağanüstü hâl süresince “yeraltında” olan bazı amcalarımla konuşma imkânı bulamadığımı hatırlıyorum. Birçok kez polis evimizi basmıştı. Anne-babamın devlet terörü karşısında çaresiz kaldıklarına şahidim.
Baba tarafımı ziyaret edebiliyordum. Orada Naksalcıların kırsalda, komünist hareketin uzun yıllarda biriktirdiklerine mal olacak bir tür “romantik” maceracılık ve aşırı solculuk peşinde olduklarına dair sohbetlere tanıklık ettim.
Bu, Naksalcılarla ilgili politik açıdan doğru ama tarihsel açıdan acımasız bir değerlendirmeydi.
Genç Naksalcı kadın ve erkeklere yeni ve usta işi yöntemlerle işkenceler edilirken, HKP/Marksist (Hindistan Komünist Partisi / Marksist) kadroları eski yoldaşlarından uzaklaşmakla meşgullerdi; hatta kimi durumlarda onların tutuklanmaları noktasında devlete yardım ediyorlardı.
Eğer o kitlesel ayaklanma esnasında on yılın bilançosunu çıkartma fırsatını bulmuş olsaydık, pratiğin kıyıcılığı politik hükümlerin doğruluğuna baskın çıkardı.

‘AKADEMİDE BASKIN SINIF BHADRALOKLAR’

GS: Kültür Gözcüleri isimli kitabınızdan biraz bahsedelim. Çalışma, “bhadralok” sınıfının oluşumunda eğitimin rolünü ele alıyor. Bu sınıfın bileşimini, oluşum sürecini, daha da özelde kimliğinin oluşturulması dâhilinde eğitimin oynadığı rolü izah edebilir misiniz? Buna ek olarak şu soru da sorulabilir: Bu sınıfın Hint milliyetçiliğinin oluşumundaki rolü nedir?

TB: Bengalî diline ait bir kelime olan bhadralok kelimesi kelimesine çevrildiğinde “beyefendi” anlamını veriyor (bhadra=efendi; lok=bey). Kelime ve temsil ettiği toplumsal ilişki, ağırlıklı olarak Viktoryen dönemde (1837-1901 yılları arasında İngiltere’de Kraliçe Victoria’nın yönetimde olduğu dönem) ülkenin üzerine düşürülen imparatorluk gölgesi altında gelişiyor.
Bengal’de terim çifte bir ömre tanıklık ediyor.
İlkinde, gündelik dilin/algının bir parçasını teşkil ediyor. Örneğin yaygın bir anlayış dâhilinde, Bengallilerin diğer Hintlilerden entelektüel açıdan üstün olduğu düşünülüyor. Kalküta’daki bir trafik polisinin size ezbere Hamlet’ten pasajlar okuyabileceği iddia ediliyor.
ABD ve Avrupa akademyasında öğretim görevlilerinin rehberlerine baktığınızda bhadralokçuluk tüm canlılığı ile karşınıza çıkar. Akademide hâkim olan, bhadraloklardır: Çatirciler, muhirciler, çakravartiler ve bataharyalar.
İkinci olarak, bu grupla ilgili akademik yazın onların hâkimiyetini doğallaştırır ya da kanıksayıcı bir dil kullanır. Bhadralok, onunla ilgili çalışmalarda kültür ve bilgi konusunda özel bir idrake sahip sınıf olarak değerlendirilir ve efendinin mâlikanesini söküp atmak için (dekolonizasyon) efendinin araçlarını (aydınlanmayı) kullandığı iddia edilir.
Doksanların ortasında üniversiteye başladığımda bhadralok ile ilgili çok sayıda çalışma kaleme alınmıştı. Ulusun doğuşu, edebiyat alanındaki olağanüstü başarıları, cinsiyetler tarihi gibi konulara yönelik katkıları üzerinden ulusun ihtiyaç duyduğu besinin sağlanması noktasında oynadığı yaratıcı ve kahramanlara özgü role dair çokça kelam edildi. Örneğin Sumit Sarkar gibi az sayıda Marksist tarihçi ise bu iddialara şüpheyle yaklaşıyordu ama gene de ilgili saha bu sınıfa karşı zerre şüphe duymayan kişilerin hâkimiyeti altındaydı. Genç bir öğrenciyken bana yol gösteren madun (alt sınıf) tarihçileri bile farklı şeyler söylemeye başladılar. Ünlü bir Güney Asyalı yazar, “taşralılaşan Avrupa’dan küreselleşen Bengal’e” başlıklı bir yazı kaleme almıştı örneğin.
Gördüğünüz üzere, benden esasen bir “bhadra” olmam bekleniyordu. En iyi akademisyen olmam, en iyi eş ve en iyi anne olmam beklentisi içerisindeydi herkes. Hem ilerici öğretilere destek vermek hem de burjuva aile değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmak zorundaydınız. En katı “komünist bhadra kadınları” ile kuşatılmıştım. Onlarda Marksizm, Stalin ve Lenin resimlerini duvarlara asmaktan ibaretti, öte yandan da her türden cinselliğe ait emareyi “pis” diyerek dışlayan bir bhadralokçuluk hükmünü sürdürüyordu.
Doğal olarak bu konuyla ilgili inceleme yapmaya başladığımda bu “bhadralok” dünyasına yönelik sadakatimi ve sevgimi yitirdim.
Bu sınıfla ilgili çalışmaların çoğu, onun kendisiyle ilgili tanımını sorgusuz sualsiz kabul ederek işe koyuluyor. İlgili grubun “kültür” ve “eğitim” ya da “adab-ı muaşeret”le ilgili kurallara dair iddiaları, grubun sömürgeciliğe ve onun kendilerine dayattığı “madunluğa” karşı çabası olarak görülüyor.
Bhadralok, pratikte sömürgecilik sonrası pastayı yeme noktasında oyunu kazanıyor ve sömürge statüsü özünde sınıfın imtiyazlarını örtbas ediyor. Madun çalışmalarının o cehenneminde, madunluğun ortadan kalkmasıyla, bhadralok kendisini gerçek mazlum olarak takdim etme imkânı buluyor!
Bhadralok ile ilgili araştırmamın bağlamı özet olarak bu. Kültür Gözcüleri isimli kitap, bhadralok’un sınıfsal konumu ve bileşimine ilişkin tarihsel bir değerlendirme sunuyor. Çalışma, Hindu üst sınıflarının farklı katmanlarını birleştirmek suretiyle, Bengal’de on dokuzuncu yüz yıl ortalarından itibaren sınıf bazlı hareketlere ait bir dil olarak iş gören “bhadra” olmaya dair söylemi ele alıyor. Eğitim kurumları ve kültürel başarılar gibi bhadra dünyasına giriş imkânları, esas olarak nesnel toplumsal kurallarca belirleniyor. Bhadralok olmaya dair öznel söylem ise bir yandan hem İngilizlere hem de işçilere ve köylülere karşı oluşturulan ortak milliyetçi proje dâhilinde, toprak sahibi rantiyeci sınıf ile küçük burjuvaziyi birleştiriyor.

GS: Perry Anderson’ın “The Indian Ideology [Hint İdeolojisi]” isimli çalışmasına göre, Hindistan demokrasisi tarihsel bir hata. Bu demokrasi, başını Hindu Kongre Partisi’nin çektiği sömürgecilik karşıtı mücadelenin içindeki kökleriyle uzlaşmış bir demokrasi. Anderson’ın ifadesiyle, adı geçen parti, 1947’de İngilizlerin idaresi altındaki kıtanın güneyinin ayrışması sürecinde dökülen kandan sorumlu. Sizin bu meseleye yaklaşımınız nedir?

TB: Bir dizi Hintli tarihçi ve yorumcu Anderson’ı bu çalışmasından ötürü epey eleştirdi. Esasında Anderson’ın eleştirisi, milliyetçi/Nehrucu projenin savunulmasına ilişkindi. Ananya Vajpeyi ve Pankac Mişra gibi liberal yazarlar, sıkı bir savunmaya geçtiler hemen. Onların ifadesiyle, Anderson esasında sömürgeci devleti eleştiriden muaf tutuyor, Hindistan’ın mevcut hâline dair günahları ülkenin liberal-milliyetçi geçmişinin üzerine yıkıyordu. Vijay Prashad gibi kimi Marksist yazarlar ise daha zayıf bir savunma geliştirdi ve Anderson’ın milliyetçiliğin liberal çekirdeğinin içinde işçi sınıfı mücadelesi denilen o radikal özü göremediğini söyledi.
Bence Anderson’ın bu kitabında yaptıkları iki sebepten ötürü önemliydi.
İlk olarak o, milliyetçi liderliği veya liberal milliyetçiliği hedef tahtasına koyuyor. Bu, özünde bağımsızlık sonrası ulusun aldığı forma dair akademik çalışmaların niteliği açısından önemli bir yaklaşım.
Bağımsızlık sonrası ulus-devlete dair teorilerin temel sorunu, sömürgeciliği tüm trajedilerden sorumlu tek tip belirleyici unsur olarak görmeleri. Nick Dirks sömürgeciliğe ait bir form olarak kastları suçlu bulurken, Gyan Pandey ise sömürgecilik ve diğer hususlar üzerinden işleyen bir uygulama olarak komünalizmi (cemaatçiliği) eleştiriyor. Sömürgecilik, bu yapılar dâhilinde ve zulüm pratiklerinde hâkim bir rol oynamıştır.
Ama tüm bunlar, zalime karşı yerli yönetici sınıfın (üst sınıfın ve kastın) yürüttüğü sınıf mücadelesi ile yüklü geçmiş üzerinden gerçekleşebildi.
Yerli yönetici sınıf, sömürgecilik sonrası devleti miras aldı, kurumları muhafaza etti, sömürgecilik geçmişine ait yönetim alışkanlıklarını devraldı. Bu sürekliliğin en çarpıcı örneği (ki bu örneklerden sürüyle var) sömürge döneminde ‘Eşkıyalar ve Çeteler Dairesi’ olan kurumun adının ‘Merkezî Soruşturma Bürosu’ yapılması. İlk kurum ‘Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimine direnenleri ve göçmenleri kovuşturdu, ikinci kurumsa tüm yapıyı muhafaza ederek, Naksalcıları ve diğer politik muhalifleri kovuşturuyor.
Sömürgecilik sonrası devlete dair çalışma kaleme alanlar, sömürgecilik dönemindeki şiddete vurgu yapıyorlar, ama sonraki dönemde fiilen varolan sürekliliği asla ağızlarına almıyorlar. Şiddetin ele alınması elbette gerekli ama kesinlikle yeterli değil. Anderson’ın kitabı, sömürgecilik geçmişi ile sömürgecilik sonrası arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Böylelikle bugünün, geçmişin gölgesi ardına saklanmasına izin vermiyor.
Anderson’ın kitabının yaptığı ikinci katkı ise, “seküler” teriminin tartışılmasının gerekliliğini bize anımsatması. Talal Esad’ın argümanlarını andıran ifadeler kullanan Anderson, ulus devletteki Hindu çoğunlukçuluğunun derin köklerini ifşa ediyor. Liberal eleştirmenlerin hâkim liberalizm ile yaygın Hinduculuk arasındaki kopuşa odaklandıkları yerde Anderson, bunların arasındaki ilişkiyi, her ikisinin birbirini nasıl teşkil ettiğini ortaya koyuyor ve sermayenin ihtiyaçlarına uygun olarak bu ilişkinin nasıl ön plana çıktığını tespit ediyor. Dolayısıyla, özünde Hint Halk Partisi (BJP) ile Kongre Partisi farklı projelere sahip farklı oluşumlar ama ortak köklere ve varoluş mantığına sahipler.
Anderson’ın argümanı, Hindistan’da devrimci sol için gerçek mânâda stratejik sonuçlar doğurabilecek nitelikte. 1996 ve 2016’da HKP (M) nezdinde sol, seçimlerde kaderini BJP’ye karşı Kongre Partisi’ne bağlamış, “kötünün iyisini” tercih eden bir yaklaşım benimsemişti, oysa devrimci solun bağımsız işçi örgütlenmesi ve siyasetine dair tartışmayı yeniden diriltmesi ve gündeme taşıması gerekiyor.

Makalenin aslı iştiraki blogunda yayınlanmıştır.

YARIN: Modi’nin kalkınma söylemi sürdürülebilir değil