Mükemmel protestoyu mu bekliyorsunuz?

Bugünkü ırksal adalet hareketine katılmadan dışarıdan izleyen, bakir ya da kusursuz gösterilerin düzenleneceği günü bekleyenler daha çok bekler. Bugün nasıl ki “milyonlarca” insan King’in Washington’a yaptığı yürüyüşte ona eşlik eden “binlerin” arasında olduğunu iddia ediyorsa; şu anda kenarda bekleyenler de, ileride şimdiki gösterilerle ilgili aynısını yapacak.
Marthin Luther King'in 1963'teki "İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş"ünden

Michael Mcbride, Traci Blackmon, Frank Reid, Barbara Williams Skinner

Farklı siyasi mezhepleri temsil eden yayın organları ve yorumcular; Berkeley, Boston ve ırkçılık-faşizm karşıtı gösterilerin düzenlendiği diğer merkezlerde, gösterilere şiddet karışmasına dikkat çekti. Kasıtlı olarak ya da değil; bu yayınlar ve yorumcular çoğunlukla, “beyaz üstünlüğünü savunan” ve “beyaz üstünlüğünün son bulması için çalışan” iki grup arasında doğru olmayan bir eşitlik bağı kurulmasını desteklemiş oldular.

Trump’ın sözlerinin doğruluğunu teyit etmeyi alışkanlık haline getirmiş anaakım medya organları bile; üstü kapalı bir biçimde, başkanın “sağcıların da, aşırı solcuların da şiddete başvurduğu”na dair söylemini yutmuş görünüyorlar. Bu yayınlar ve yorumcular; haberlerinde küçük şiddet olaylarını ön plana çıkarırken, binlerce insanın barış içinde bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdiği gerçeğini görmezden gelen manşetler attılar ve bu gösterilere bizzat sebep olan şiddet olaylarıyla ilgili tek kelime yazmadılar.

Bu yazıdaki şikayetimizin hedefi; her tür ırkçılık karşıtı gösteriyi yasa dışı göstermeye devam edeceğini bildiğimiz sağcı yayın organları değil – ulusal marş söylenirken güzel güzel oturulanı da; yürüyüş/boykot biçiminde düzenlenen gösterileri de; ya da kimilerinin “aşırı” bulduğu “siyahların yaşamları önemlidir” (Black Lives Matter) sloganını dile getireni de yasa dışı gösteren yayınlar bunlar…

Bizim şu anki endişemizin sebebi; bir yandan ırksal adalet davasını desteklediklerini dile getirirken, diğer yandan bir gösterinin nasıl olması gerektiğine dair gerçekçilikten uzak ve “felç edici” standartlar beklentisi içinde olan yoldaşlarımız.

Hristiyan ruhban sınıfı mensupları olarak, şiddetsizliğin bizim için değeri çok yüksek. Şehirlerimizde silahlı şiddetin azalması için kanıtlanmış çözümleri destekleyen ulusal bir kampanyada yer alıyoruz ve her birimiz, mahallelerimizde huzuru sağlamak için çalışıyoruz. Ancak şunu biliyoruz ki, Amerika tarihinde adalet arayışı amacıyla düzenlenen hiçbir harekete şiddet karışmadığı görülmedi.

Martin Luther King Jr.’ın ve yurttaş hakları hareketinin sınıflarda ve ulusal söylemde “aşırı sterilize” gösterilmesinden dolayı birçok Amerikalı; Güney Hristiyan Liderlik Konferansı, Şiddetsiz Öğrenci Koordinasyon Komitesi ve daha sayamayacağımız birçok yerel örgütün adalet için savaşırken, şiddete yenik düşmediğini sanıyor. Bu bir masal. Şiddetsiz gösteri ve sivil itaatsizlik konusunda onca eğitime rağmen, hareketin içindeki bireyler ve hizipler şiddet eylemlerine karıştılar. Bunu da, üstelik, şiddetsizliği bir ideal olarak belirlediklerini ilan etmelerine rağmen yaptılar (SNCC ve Deacons for Defense and Justice Mississippi gibi örnekler gösterilebilir). Yeterince tartışılmayan, ancak güncel durumumuzu anlamak için hayati olan gerçek şu ki; Martin Luther King ve o dönemin diğer liderlerinin yürüttüğü yurttaş hakları çalışmaları, açıkça ırkçı olan kişilerce yüksek sesle reddedilirken; bir yandan da, “ihtiyatlı ılımlılar” tarafından da sabote edildi. Günümüz ılımlılarının da ırkçılığı içtenlikle kınamak ve ırkçılığın etkilerinin sona erdiğini görmek istediğini biliyoruz. Sorun şu ki; şu anki şartlarının rahatlığı ve kendilerini, özgürlük için verilen savaşın beraberinde getirebileceği bazı tatsız durumlar için üstün görmeleri, bu isteklerinden ağır basıyor. Bu yeni bir şey değil. Hatta King’in “Birmingham Hapishanesi’nden Mektup”unda da (1963) yazdıkları, o zaman için olduğu kadar bugün için de geçerli:

“Neredeyse zencilerin özgürlüğünün önündeki büyük engelin Beyaz Yurttaşlar Meclisi ya da Ku-Klux-Klan’ın değil de, ‘’düzenin’ adaletten daha çok şey ifade ettiği; gerginliklerin olmadığı, olumsuz bir barışı eşitliğin hüküm sürdüğü olumlu bir barışa tercih eden, sürekli olarak, “Hedefinizle hemfikirim ancak doğrudan eylem yönteminizi benimsemiyorum” diyen, babacan bir anlayışla, kendinde başkasının özgürlüğü için doğru zamanı tespit yetkisi gören, zencilere tekrar tekrar ‘daha uygun bir anı beklemeleri’ öğüdünde bulunan ılımlı beyazlar olduğu sonucuna vardım.”*

1960’larda yapılmış ulusal araştırmalar, “şiddetsiz gösterinin altın çağı”nda bile, birçok Amerikalının yürüyüş ve gösterilere karşı olduğunu gösteriyor. 1961 yılında yapılan bir Gallup anketine göre, halkın yüzde 57’si, restoranlarda düzenlenen oturma eylemleri ve diğer gösterilerin entegrasyon çabalarına zarar vereceğini düşünüyormuş. 1963’te yapılan bir ankete göre halkın yüzde 60’ı, King’in “Bir hayalim var” konuşmasını yapacağı Washington’a düzenlenen yürüyüşü tasvip etmiyordu. Bir yıl sonra, halkın yüzde 74’ü, siyahların, bir miktar gelişme kaydettikleri için gösteri düzenlemeyi bırakmaları gerektiğini düşünüyordu. 1969 yılında ise, halkın yüzde 74’ü yürüyüş düzenlemek, oturma eylemi ve protesto gösterilerinin yurttaş hakları hareketine zarar verdiğini düşünüyordu. 1966’da halkın yüzde 50’si, şu anki ılımlıların model olarak gösterdiği, King’in yurttaş hakları hareketine zarar verdiğini düşünüyordu. Yalnızca yüzde 36, King’in varlığının yurttaş hakları hareketine faydalı olduğunu düşünüyordu.

Yurttaş hakları hareketi pis, başıbozuk, cepheleşmeyi teşvik eden ve – evet – bazen şiddet içeren bir hareketti. Bugünkü ırksal adalet hareketine katılmadan dışarıdan izleyen, bakir ya da kusursuz gösterilerin düzenleneceği günü bekleyenler daha çok bekler. Bugün nasıl ki “milyonlarca” insan King’in Washington’a yaptığı yürüyüşte ona eşlik eden “binlerin” arasında olduğunu iddia ediyorsa; şu anda kenarda bekleyenler de, ileride şimdiki gösterilerle ilgili aynısını yapacak. Bugün ne yapıyorsak, 50 yıl öncenin şanlı gösterileri zamanında yaşasaydık da onu yapıyor olacaktık; bunun farkına varmalıyız. Uzaktan eleştirmek yerine, evlerinizden çıkın, acıyı en yakından yaşayanları takip edin ve bize bu ülkeyi – ve aynı zamanda sizi – iyileştirmemizde yardım edin.

Michael McBride: Rahip ve PICO National Network’ün “Live Free” (Özgür Yaşa) kampanyasının direktörü.

Traci Blackmon: United Church of Christ’ın (Birleşik İsa Kilisesi) adalet ve tanıklıktan sorumlu yöneticisi.

Frank Reid: Afrikalı Metodist Episkopal Kilise’nin ekümenlik işler ve toplumsal hareketten sorumlu piskoposu.

Barbara Williams Skinner: Ulusal Afro-Amerikalı Din İnsanları Ağı’nın organizatörlerinden.

* Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı Yayınları, Çev. Yakup Coşar

Makalenin aslı The New York Times‘ta yayınlanmıştır. (Çeviren Dilay Yalçın)