Etkili ve soğuk öldürme makineleri: Terör ve 'terörizm' üzerine düşünceler

Bugün terörist kendisiyle savaşılmaya layık olmayan şu sinsi ve adi düşman olmaktan çıktı. Tam tersine, sanki bundan böyle sürdürülmeye değer tek savaş 'teröre karşı savaş'mışçasına, terörist nihai ve başlıca 'Düşman' figürü haline geldi. Ama söz konusu olan hâlâ bir savaş mı?

Jacob Rogozinski*

Kelimelerin yazgısı ne tuhaf. Daha az bir zaman önce devletler teröristlerle savaşmaya tenezzül etmiyordu. Bu terim kuşkusuz bir düşmanı belirtiyordu; ama ikinci dereceden bir düşmanı. Bu düşmana karşı yürütülen mücadele, bu ada layık tek savaşın, yani devletleri temsil eden düzenli ordular arasındaki savaşın bir parçasını oluşturmuyordu. Terörizme karşı mücadele soylu askerlik mesleğiyle ilgili değildi: Bu olsa olsa polislerin ya da casusların işiydi. Bu dönem geride kalmış gibi görünüyor.

Bugün terörist kendisiyle savaşılmaya layık olmayan şu sinsi ve adi düşman olmaktan çıktı. Tam tersine, sanki bundan böyle sürdürülmeye değer tek savaş “teröre karşı savaş”mışçasına, terörist nihai ve başlıca Düşman figürü haline geldi. Ama söz konusu olan hâlâ bir savaş mı? Geleneksel askeri çatışmaların yerlerini şiddet durumlarına (états de violence) [1], daha yaygın ve daha da amansız hasımlık biçimlerine bıraktığını söylemekte haklıyız.

Artık ordular yok belki ama onun yerine yeraltı ağları var, artık muharebe alanında diğer savaşçılara saldırmaktan ziyade çalışma ve gezinti yerlerinde, konser salonlarında, kafelerin teraslarında sivilleri vuran üniformasız savaşçılar var. Artık düşmanlıkların nerede başlayıp nerede bittiğini tespit etmek mümkün değil. Bize mesafe ve mühlet tanımayan daimi bir tehdide maruz kalmış durumdayız. Adeta, hiçbir yerden ortaya çıkmış bir düşmanın yerini belirlemek imkânsız. Kökeni çoğu kez yabancı bir toprak değil de kendi ülkemiz olan, hemen yanımızda doğan ve yaşayan bir saldırgan karşısında kendimizi etkili biçimde koruyamıyoruz; hiçbir şey, ya da neredeyse hiçbir şey o öldürmeye karar vermeden önce onu tespit etmeye izin vermiyor.

Onu, onun bizi gördüğü gibi değerlendirme eğilimi güçlü: Mutlak bir düşman olarak; ancak bu düşman yok olduğunda bitebilecek sınırsız bir düşmanlığa, toptan bir savaşa başvuran meşum bir varlık olarak. İşte cihadistler, biz kâfirleri, biz inançsızları böyle görüyor. Spinoza bize şunu öğretmiştir: “Nefret karşılık gördükçe artar” [2] ve nefret edilen düşmanı taklit etmeye götürebilir. Strateji uzmanlarının bu tuzağa düştükleri, onların da terörizmi mutlak bir düşman olarak gördükleri, mücadele ettikleri düşmanı model aldıkları ve böylece onu kuvvetlendirmekten başka bir şey yapmadıkları mimetik bir savaş yürüttükleri olur. Terörün ve karşı-terörün birbirini beslediği bu cehennemi döngüyü kırmanın yolu nedir? Bizi bu denli vahşice vuran bir düşmanı şeytanlaştırarak nefrete teslim olmaktan nasıl kaçınılabilir?

Cihadist fenomeni anlamak için seferber ettiğimiz teorilerin ve kavramların, özellikle de “terörizm” ile ilişkili olanların duruma uygun olup olmadığını kendimize sormamız gerek. Belki de her kapıyı açan bu kavramı tartışma konusu yapmanın zamanıdır. Bu kolay iş değil zira bu sözcüğün taşıdığı duygusal yük ağır: Hemen parçalanmış ve kömürleşmiş bedenlerin dayanılmaz görüntülerini anımsatmak için bu sözcüğü telaffuz etmek kâfi… Terörizm, kendi başına, terörize eden bir sözcüktür ve hayati yeteneklerde sebep olduğu süratli kayıp, ifade ettiği şey üzerine tefekkür etmekten men eder.

Hemen bir anomaliyi saptayalım. “İzm” son eki genelde, yandaşlarının açıkça sahip çıktığı siyasi, felsefi ya da dini bir doktrini nitelendirir. Gelgelelim hiçbir hareket kendisini asla “terörist” diye tanımlamamıştır. Bazları düşmanlarını dehşete düşürmek (terrifier) gibi apaçık bir amaç edindiklerinde bile -ki cihadistler söz konusu olduğunda durum budur-, kendilerini başka bir şekilde, örneğin savaşçı, partizan, direnişçi, devrimci militan ya da “Halife’nin askerleri” diye adlandırmaya devam ederler. Kısacası “terörist”, daima ötekidir, mücadele edilen düşmandır. Bu sahte-kavram salt polemik bir işleve sahiptir; amacı açıklamak değil sadece ihbar etmektir -ama Bin Ladin’e olduğu kadar Jean Moulin ve Nelson Mandela’ya da atfedilebilmiş olacak kadar müphem bir terimin ne değeri vardır ki?

Muhalifleri, muarızları “terörist” diye adlandırmanın ne faydası var? Belirli bir toprak parçasında, meşru şiddet tekeline sahip olanlar: Bu tekel konusunda onlarla çekişen devletli olmayan hareketleri mahkûm etmek için bu terimi kullanan devletler. Bir yabancı işgaline, baskıcı ya da totaliter bir rejime karşı mücadele eden ve direndikleri devlet tarafından “terörist” ilan edilmiş olan direniş hareketleri artık sayılmıyor. Buna karşın, bu devletlerin bizzat icra ettikleri zalim terörü adlandırmak için de neredeyse hiçbir zaman bu sözcük kullanılmaz. Bununla birlikte bu devletlerin, işkenceyle, halka açık infazla, tehcirle ve toplu kıyımla hükmetmek istedikleri insan topluluklarını terörize etmekte asla duraksamadıklarını biliyoruz.

Machiavelli “Cesar Borgia’nın Romagna’ya nasıl barış getirdiğini” anlatırken [3] bunun teorisini yapmıştır; ve bir zamanların Engizisyonu olan bu siyasi-dini dispozitif bu tahakküm tekniklerini kullanmayı kesinlikle iyi biliyordu. XVI. asırda İspanya’da yayınlanan bir Engizisyoncuların El Kitabı’nın da beyan ettiği gibi “davanın ve ölüm hükmünün ilk amacı sanığın ruhunu kurtarmak değil ama […] halka ders vermek ve onu dehşete düşürmektir.” Demek ki devletin egemenliğinden ayrılmaz olan bir terör biçimi vardır. Bu, her egemen iktidarın illa ki “terörist” olacağı anlamına gelmez. Bir devlet, terörü zincirlerinden boşandırmışsa, ya yeniden canlandırmayı ümit ettiği krizde bir egemenlik ya da dayatma arayışında olduğu doğmakta olan bir egemenlik söz konusudur.

Böylece “terörizm” terimi hem çok muğlaktır hem yeterince ayrıma tabi tutulmamıştır -farklı tipteki stratejiler ve pratikler arasındaki tüm ayrımı siler- hem de çok dardır, zira devlet terörüne tatbik edilemez. Buna bir başka güçlüğü daha eklemek gerekir. Cari kullanımında, yani medya ya da polis tarafından kullanıldığı şekliyle bu terim özsel ve daimi bir niteliği tanımlıyormuş gibi görünmektedir: Adeta kaçınılmaz olarak aynı etkileri üreten kötü bir öz söz konusudur. Fakat terörizmle suçlanan ve pek çok suikastın sorumlusu olarak görülen hareketlerin sonunda bu stratejiden vazgeçtiği olur, örneğin Yaser Arafat’ın el-Fetih’i, IRA, ETA, Kolombiyalı FARC böyle yapmıştır. Cezayir’de ve birçok Üçüncü Dünya ülkesinde görüldüğü üzere bu örgütlerin yöneticileri bazen iktidara gelir ve saygın devlet başkanları olurlar.

Terörizme dair fazlasıyla devletçi anlayışın konjonktürdeki ve stratejilerdeki değişimi izah etmeye imkân tanıyıp tanımadığını kendimize sorabiliriz. Tüm bu sebeplerle, bu sözcüğü kullanmaktan vazgeçmek bana tercihe şayanmış gibi geliyor. Bununla birlikte düşmanlarını terörize etmek amacıyla suikastlar düzenleyen ve saldırılarda bulunan bu ağları adlandırmanın bir yolunu bulmak gerek. Ben bunları terör dispozitifleri diye adlandırmayı öneriyorum. Mesele sadece bu ifadenin yerine bir başkasını koymak değil başka türlü düşünmeyi denemek: Stratejiler ve dispozitifler yönünden düşünmek.

Sözde evrensel olan bu kategorilerden vazgeçmeyi bize Foucault öğretmiştir; Delilik, Akıl, İnsan ya da İktidar gibi değişmez yüklemlere sahip bu özlerden vazgeçip onların yerine dispozitifleri hesaba katan daha ince analizleri ikame etmeyi öneren odur. Yani birbirine benzemeyen unsurları -temsilleri, pratikleri, bilgileri, kurumları- eklemleyen ve özneleri ele geçirip onları bedenlerine ve ruhlarına boyun eğdiren tekil, akışkan, heterojen düzenlemeler, tertipler.

Her seferinde, gerilimlerin, fay hatlarının, kaçış çizgilerinin içinden geçtiği, iç ve dış direnişlerle karşı karşıya bir tarihsel konjonktürün ürettiği bir dispozitif durmadan dönüşür, alanını genişletir ya da daraltır, stratejisini ya da söylemini değiştirir ve kimileyin başka bir biçim altında tekrar oluşmak üzere bozulur. Aslında hiçbir dispozitif değişmez bir karaktere sahip değildir ve bunlar başka tipte bir dispozitife dönüşmek üzere değişim geçirmeye muktedirdirler. Bir terör dispozitifinin bundan böyle devlet iktidarını barışçıl yollarla ele geçirmeye öncelik vererek dönüşmesi gayet mümkündür. Yine bir dışlama dispozitifi, terör ve imha/kırım dispozitifi haline de gelebilir.

Eğer bir terör dispozitifinin nasıl işlediğini anlamak istiyorsak, bu değişimleri izah etmek ve terörü genelde yapıldığından farklı olarak daha incelikle analiz etmek ve ayrıma tabii tutmak zorundayız; zira bizatihi kendileri farklı olan dispozitiflerin tekabül ettiği farklı terör türleri vardır. Öncelikle neyin şiddetin ve neyin asıl anlamıyla terörün alanın girdiğini ayırt etmek gerekir. Öfkeli bir güruh linç etmek üzere bir kurbanın üzerine atıldığında, hızlıca yatıştırılması mümkün olan kendiliğinden bir şiddet patlaması karşısındayızdır. Bir terör dispozitifi ise tersine zaman içinde sürüp giden, düşünülüp taşınılmış bir stratejiye bağlanır.

Burada şiddet bazı etkiler üretsin diye maksatlı bir biçimde kullanılır ve doğrudan hedef aldığı kurbanları illa da gerçek hedefler olmak zorunda değildir: Bu şiddet örnek teşkil eder, aslında boyun eğdirilmek istenen halka, sindirilmeye çalışılan işgal gücüne ya da devlete seslenir, terörize ederek onlara ders verir. Başka bir deyişle, stratejik bir şiddet mevzu bahistir, yani kendinde bir hedefi olmayan, başka bir amaç uğrunda kullanılan araçsal bir şiddet. Bu terör biçimi bir stratejiye ve bir hesap kitaba başvurur.

Bu yüzden ussal bir tarafı vardır ve bazı sınırları nadiren aşar. “Terörist” denen çok sayıda hareket aslında bu stratejik terör dispozitiflerine dâhildir, bilhassa kendi topraklarının bağımsızlığı için çarpışanlar. Çoğu kez, amaçlarına ulaşır ulaşmaz bu stratejiyi terk ederler. Çünkü onları harekete geçiren şey temelde nefret ya da düşmanlarını en sonuncusuna kadar yok etme arzusu değildir. Jeanne d’Arc’ın, ona Tanrı’nın İngilizlerden nefret ettiğini mi düşündüğünü soran hâkimlere verdiği görkemli cevap şu olmuştur: “Tanrı İngilizleri seviyor mu onlardan nefret mi ediyor ben bilemem; tek bildiğim onları Fransa’nın dışına sürmek gerek.”

Analizi bu tür dispozitiflerle sınırladığımızda, onda sadece koşulların dayattığı ve kolayca terk edilebilecek bir savaş tekniği (“zayıfın silahı”…) görerek, terörizm diye adlandırılan şey konusunda yanılma riskine gireriz. Bununla birlikte sınırlı hedefleri olan bir terör stratejisinin yerini başka bir terör biçimine bıraktığı vakidir. Bu fenomeni Fransız Devrimi sırasında tespit etmek mümkündür: Konvansiyon tarafından 1793 sonbaharında çıkarılan kararnameyle görece sınırlanmış Terörün ardından birkaç ay sonra sınırları olmayan bir Terör gelir. “Şüpheli” avı ölçüsüzce yayılır, oysa Vendee’de hakiki bir kıyım savaşı yürütülmektedir, burada kadınlar ve çocuklar da dâhil on binlerce sivil “bir asiler soyunu” yok etmek amacıyla katledilmiştir. Aynı süreç başka bir biçimde SSCB’de tekrar edecektir. Her seferinde sınırlı bir düşmanlıktan mutlak bir düşmanlığa, bir stratejik terörden hedefi belirsizce genişleyen bir toptan teröre geçilir. O zaman artık söz konusu olan, bir insan topluluğunu boyun eğmelerini amaçlayarak işkence ve hedef gözeten suikastler yoluyla terörize etmek değildir. Bu topluluğun tamamı hedef haline gelmiştir.

Bu terör dispozitifinin coşmasını neyin tetiklediğini anlamak güçtür, bunun önünü neyin alacağını bilmek ise daha da zordur. Kesin olan bir şey vardır. Ne kadar örgütlü, ne kadar sistemli olursa olsun toptan bir terör dispozitifi daima nefretten ilham alır; zira nefret, vahşi ve denetimsiz bir saldırganlıktan ibaret değildir; sabırlı, hesapçı olabilir ve kendisini adamış olduğu bu mutlak düşmanı yok etmek için aklın tüm kaynaklarını seferber edebilir. Zaman zaman bazıları bunu itiraf eder, eylemlerinin “uzlaşmaz bir düşmandan nefrete” dayandığını kabul ederler; bu nefret “insanı doğal sınırlarının ötesine sürükler ve onu etkili, vahşi, seçici ve soğuk bir savaş makinesine dönüştürür: Askerlerimiz böyle olmak zorundadır; düşmandan nefret etmeyen bir halk acımasız bir düşmanı yenemez.” Yazarın sözlerini izlersek görürüz ki söz konusu olan “savaşı düşmanın onu götürdüğü yere kadar götürmektir, onu evine, eğlence yerlerine kadar. Topyekün bir savaş. Ona huzur içinde olabileceği bir an bile bırakılmamalı; nerede bulunuyorsa orada ona saldırmalı; geçtiği her yerde sıkıştırılmış bir hayvan gibi hissetmeli.” Kendini bu toptan terör ve nefret övgüsüne kaptırmış olan kişi ne faşist bir ideolog ne de bir IŞİD emiri. Bir zamanlar bizim kahramanımız olan biri, Üçüncü Dünya devrimlerinin ikonu Che Guevara. [4]

*Université de Strasbourg

(Çeviren: Murat Erşen)


[1] – Bu konuda bkz. Frédéric Gros’un “Etats de violence – Essai sur la fin de la guerre” (Gallimard, 2005), tanıtım için http://www.hurriyet.com.tr/savas-artik-tarihte-kaldi-3790340

[2] – Spinoza, Etika, 3. Bölüm, Önerme 43.

[3] – “Cesare Borgia acımasız kabul ediliyordu, yine de bu acımasızlığı Romagna’yı düzene sokmuş, birleştirmiş, buraya barışı ve itaati getirmişti. Bu iyice gözden geçirilirse, Borgia’nın acımasız sıfatından kaçınmak için, Pistoia’nın yıkılmasına göz yuman Floransa halkından çok daha merhametli davrandığı görülecektir. Bu yüzden, bir prens, uyruklarını birlik içinde ve kendine bağlı tutmak için, acımasız damgasını yemekten yüksünmemelidir.” Machiavelli, Prens, Böl. XXVII.

[4] – Che Guevara, Üç Kıta Konferansı’na (Tricontinental) Mesaj, 1967, internetten okumak için http://ilkeris.com/che2.html

Strasbourg Üniversitesi’nden Fransız filozof Jacob Rogozinski’nin önümüzdeki sonbaharda çıkacak cihatçılık üzerine yeni kitabından Duvar okurları için paylaştığı parça.

“Her hakkı mahfuzdur. İzin alınmadan basılamaz, yazılı ve elektronik ortamda kopyalanamaz, çoğaltılamaz.”