'Bizim küçük çaresizliğimiz'

Bu yazının gayesi, olsa olsa bu ülkenin çorak akademik ikliminde her biri çok kıymetli olan tüm imzacılara da tabiatıyla sirayet etmiş “Türkiye usulü akademik aklı” tartışmaya açmak ve mümkünse buradan daha güçlü bir dayanışma çıkarmaktır.
akademi2

Tebessüm Yılmaz & Tuncay Şur

“Akıl sahipleri edep sayar susmayı. Ama konuşmaya çalış gerektiğinde. Zarar verir iki şey akla; konuşulacak zamanda susmak; susulacak zamanda konuşmak.” der İranlı şair Sadî-yi Şîrâzî; biz bu yazıyı yazarken konuşma zamanının geldiğine kanaat ettik. “Neden kanaat ettik” sorusunun cevabını yazıda vermeye çalışacağız zaten; amma velakin yazıya başlamadan önce bir hususa dikkat çekmek isteriz.

Öyle ki, yüzlerce barış imzacısının neredeyse temel yurttaşlık hakları ellerinden alınarak fakültelerinden ihraç edildiği, bir o kadarının yurt dışında sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakıldığı ve tüm imzacıların bir tür “sivil ölüme” mahkûm edildiği bu istibdat ikliminde, muktedirlerin yüzüne hakikati vuran ve -bize göre- Türkiye akademi tarihinde bir dönüm noktası olan barış çağrısını eleştiriye açmak değildir bu yazının amacı. Bizlerin de imzacısı olduğu barış metni, bu coğrafyada hiçbir imtiyaza sahip olmayan, tedrici fiziksel ve kültürel ölüme mahkûm edilmiş bir halk için akademiden yükselen ve oldukça gecikmiş bir sesti, akademik ve entelektüel bir sorumluluktu. Ve birçok arkadaşımızın ve hocamızın da sıklıkla ifade ettiği gibi “bugün olsa yine” diye sahiplenmesi gereken bir metindi.

Ve yine bu yazının amacı, bu metne imza atan herhangi bir dostumuzu veya meslektaşımızı doğrudan şahsi bir eleştiriye konu etmek değildir. Bu yazının gayesi, olsa olsa bu ülkenin çorak akademik ikliminde her biri çok kıymetli olan tüm imzacılara da tabiatıyla sirayet etmiş “Türkiye usulü akademik aklı” tartışmaya açmak ve mümkünse buradan daha güçlü bir dayanışma çıkarmaktır.

Belki son on yılda bir miktar değişmiş olsa da Türkiye’de akademide var olmak, kahir ekseriyetle sınıfsal pozisyonunuzla ilgilidir. Bu sınıfsal pozisyona etno-politik, etno-dinsel ve cinsiyet kimlikleri de eklenince, vaziyet biraz daha netleşir. Dememiz o ki, sınıfsal-etnik ve dinsel aidiyetiniz, cinsel yöneliminiz ve cinsiyet kimliğiniz sizin Türkiye’de akademide var olabilmeniz için hatırı sayılır bir engel ve/veya avantajdır. Bir de tüm bunların üstüne akademiye “anlatacağım bir derdim var” diye gelirseniz işiniz daha zorlaşır.

Kolonyal bir geçmişe sahip olanların hikâyelerini ya da başka bir ifade ile dışarıda bırakılanların, “haricilerin-sapkınların” hikâyelerini hep başkaları, “normal” olanlar anlatmıştır ki hikâyelerini anlattıkları kişilere “harici-sapkın” diyenlerdir aynı zamanda onlar. Türkiye’de de bu durum aşağı yukarı aynıdır; madunun hikâyesi ya görmezden gelinir ya da madun kimliğinden sıyrılarak bir hikâyeye dâhil edilir. Yukarıda, son on yılda bir miktar değişimden bahsettik; (şüphesiz bu ampirik bir veriye dayanmayan kişisel bir gözlemin ürünü) bu değişime iki türlü bir gözlemle yaklaşacağız.

İlki, madun kimliği ile akademiye dahil olmaya çalışan ama madunluğunun farkında olarak, kendi hikâyesini ikinci ve üçüncü şahısların bölük pörçük ve çoğu zaman yalan yanlış anlatısından kurtarma gibi bir dert edinmiştir. Ancak bu zordur; çünkü hem sınıfsal olarak en alttan geliyordur ve bu akademi gibi entelektüel donanım gerektiren (“ideal” bir akademiden bahsediyoruz burada) bir alana dezavantajlı bir giriş yapması demektir. Dil bilmiyordur mesela, resmi kayıtlarda yurttaşı sayıldığı ülkenin ana dilini bile ilkokulu bitirdikten sonra öğrenmiştir, yurt dışı deneyimi yoktur ve sınıfsal durumu “entelektüel sıçrayışı” önünde bir engeldir hep. Hele tüm bunlara Etno-politik, etno-dinsel ve cinsiyet kimliği de eklenirse “idealleri” artık devletin kendisi ile muhataptır, kısacası işi çok zordur.

İkinci gözlem ise, sınıfsal olarak her zaman aşağıdan gelmeyen ve fakat neredeyse tüm Rus romanlarına sirayet etmiş olan “memuriyet kapma” arayışının bir neticesi olarak akademiye dahil olan ve “memuriyetin” gerektirdiği rutine bağlı kalarak maaşlı ve mutlu ve “makbul” bir yurttaş olarak hayatının geri kalanını öngörülebilecek bir formatta planlayıp yaşayan “akademisyenlerdir”. İkinci tür gözleme dahil edilebilecek yeni “akademiklerin” zaten akademinin mevcut haliyle, oradaki işleyişle pek de bir problemleri yoktur. Maaş yatar ve yapılması gerekenler (tez, zamanı gelince birkaç bildiri ve çoğunlukla fakülte dergisinde yayınlanan birkaç makale) “usulünce” yerine getirilir. Yazılıp çizilenler başta kendileri olmak üzere kimsenin “başını ağrıtmayacak” ve başta devlet olmak üzere kimseyi “kızdırmayacak” muhtevadadır.

Tekrar ilk gözleme dönelim; bu ilk gözleme dâhil ettiğimiz “akademikler” dertlidirler en hafif tabirle, 1990’ların kırım ikliminden, Kürdistan’dan gelmiştir bazıları mesela ve adı bir coğrafi yön olarak tanımlanan coğrafyalarının isimlerini söylemeye çok heveslidirler. Dahası, Kürtlüğün veya adına “sorun” denilen sistematik Kürt kıyım ve inkârının “az gelişmişlikle” ilgili olmadığını, “muhtemel ve müstakbel” bir sosyalist devrimle çözülmeyeceğini bilirler. Ve dahası, kendileri ile ilgili yazılıp çizilenlerin çoğunun bilinçli ya da bilinçsiz bir tahriften teşekkül olduğunu görürler.

Alevi ve dolayısıyla “sapkın” olduklarını gururla ifade edip, “o hikâye sizin bildiğiniz gibi değil” diyenlerdir, yoksul mahallelerden gelenler, kadınlar, LGBTİ bireyler, cinsel kimliği ile var olmak isteyenlerdir ve nihayet söylediğimiz gibi kendi hikâyelerini kendileri yeni baştan yazmak isteyenlerdir.

İşte bu yüzden heyecanlıdırlar, her şeyi yazmak isterler, her şeyi okumak isterler ama yine dedik ya akademi dezavantajlıdır onlar için, hep kaçırdığı bir vagon vardır. Tüm bunlara “Türk akademisindeki” hiyerarşi de eklenince işler bir miktar daha zorlaşır. Buradaki hiyerarşi bir tür “bilgi hiyerarşisi” değildir aslında, daha çok astlık-üstlük temelindedir. Profesörlükten aşağı inen bir unvan hiyerarşisidir söz konusu olan. Bu hiyerarşi aşağıya doğru inince işler daha da kızışır. En çetin olduğu alan, “Yrd. Doç.” ve onun altında kalan skalada gerçekleşir. Hele (kadrosuz) doktora öğrencisi ya da kadrosuz doktorsanız meslektaş bile sayılmasınız. Meslektaş sayılmamanın “akademide bir koltuk” sahibi olma ile arasındaki ilişki bir kez daha Türkiye’de akademisyenliğin memuriyet ve maaş ile rabıtasını gösterir-artık işleri çok zordur bu heyecanlı gençlerin.

Betimlemeye çalıştığımız bu akademi içinde, 11 Ocak 2016 tarihinde 1128 imza ile deklare edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine imza atanlar ve sonraki bini aşkın imzacı, yani toplamda iki bini aşkın akademisyen ve araştırmacı (tabii hepsi kadrolu ve maaşlı değil ama) bulundukları üniversite ve fakültelerde bir tür “vaha” idiler. Ne var ki maalesef bu belirlemeden naçizane tasvir etmeye çalıştığımız halin mezkûr metne imza atanlarda bulunmadığı sonucunu çıkarmak mümkün değil.[1] Bu toplam içerisinde de bir hiyerarşi vardır. Ancak lineer bir hiyerarşi değildir bu; çok katmanlıdır, zamana, mekâna ve kişi ve konuma göre değişir ki çok katmanlılığı da buradan gelir zaten.

Bahsi geçen katmanlı hiyerarşi dahilinde bazıları hep daha kırılgandır, daha önemlidir, onların muhatap olmak zorunda kaldıkları şeylere katlanmaları daha nâmümkündür. Bu çok katmanlı hiyerarşinin en altında doktora öğrencileri vardır (tabii herhangi bir okulda kadrosu olmayanlar), öyle ki “aaaa sen de mi” denilebilecek kadar. Devamında yine kadrosu olmayan doktorlar ve sonrasında da asistanlar. Şüphesiz bu üçlemenin kendisi de kendi içinde hiyerarşiden teşekküldür. Örnekse, Bingöl Üniversitesi’ndeki bir asistanla Cebeci Kampüsü’ndeki aynı değildir. Hangisi olduğu tahmin edileceği üzere, biri daha kırılgandır. “Taşradaki genç kırılgan arkadaşlarımız” sık sık taşralı olmayanların dilinde yankılanıp durur durmasına ama söz konusu taşralı genç arkadaşlar cümlelerin öznesi değillerdir hiçbir zaman.[2] 

Aslında bu yazıyı bize yazdıran en önemli nedenlerin başında barış imzacısı olduğu için işinden atılan ve yine barış imzacısı olduğu için iş bulamayan ve hikâyesini ancak ölümüyle birlikte duyduğumuz Mehmet Fatih Traş’tır. Ölümü karşısında bile ortak ve güçlü bir tepki oluşturamadığımız, taziye evine gitmek için dahi en tecrübeli olanların bu kutsal vazifeyi üstlenmesini arzuladığımız, gerontokrasinin ve statülerin derin sularında boğulduğumuz, ölümünün bile bizleri eşitleyemediği Mehmet Fatih Traş. Traş da yukarıdaki katmanlı hiyerarşinin altında olanlardandı, yaşadıklarından kimsenin, hiçbirimizin haberi yoktu. Traş gibi daha kaç kişinin olduğunu bilmiyoruz.

Öyle ki onun ölümünden (aslında tepeden aşağıya doğru inen bir siyasi-idari marifetle öldürülmesi) sonra aynı ya da benzer durumda olan kaç kişinin olduğu bilgisinin edinilme gerekliliği ortaya çıktı. Kaç işsiz doktor var, kaç işsiz doktora öğrencisi, kaç işsiz asistan ve ne durumdalar? Bir malumat yok bu konu hakkında. Barış bildirisinden bu yana yoğun ve tabi olarak görünmez bir emekle koşuşturan birkaç imzacı doktora öğrencisinin takribi verilerine göre sekiz yüzden fazla lisansüstü öğrenci ve asistan imzacı var, bunların dört yüzden fazlası kadrosu olmayan doktora öğrencileri. Yani mevcut halde iş bulamadan işten atılan dört yüzden fazla doktora öğrencisi. Bugüne dek KHK ile ihraç edilenlerin ise yaklaşık 1/3’ini oluşturuyor imzacı öğrenciler. Atıldıkları ya da bulundukları üniversitelerde her türlü taciz ve mobbinge maruz bırakılan bu öğrenciler çoğu kez dayanışma ağlarının da dışında kalıyorlar/bırakılıyorlar.

Kendi “önemsiz” dertlerini, “hocalarının büyük dertleri” karşısında dillendirmeye çekiniyor, otosansür uyguluyorlar. Hal hatır sorulduğunda bile mahcup oluyor çoğu kez “taşradaki genç ve kırılgan arkadaşlarımız”. Sahi bizler neden genç ve kırılgandık da diğerleri sadece hocaydı mesela? Yoksa biz meslektaş olarak düşünülmüyor muyduk? Rüştünü ispat edememiş, vasileri aracılığıyla seslerini duyurmaya çalışan sessiz bir güruh olmak mıydı payımıza düşen? “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini kimin nerede imzaladığını bilmeden eşit özneler olarak imzaladık. En azından öyle olmasını umdu pek çoğumuz, olamadı.

Barış bildirisini imzalayanların çoğunluğu kadınlar oluşturuyordu. Bu bile başlı başına bir kırılmaydı çoğumuz için, sevindik. Ancak bu demek değildi ki metne imzasını koyanlar arasında cinsiyetçiler, türcüler, şiddet uygulayan, şiddet ve tacize arka çıkanlar yoktu. En öfkeli ya da sevinçli anlarda cinsiyetçi ve türcü küfürlere sarılanlar, egemenin diliyle konuşmaya başlayıveriyorlardı aniden. Bu dil karşısında kendisini tacize uğramış hissedenlerimizinse ya susması, susmuyorsa da kendilerine çekilecek “şimdi sırası değil” derslerini sineye çekmesi bekleniyordu.

Aynı metne imza atmamız, herkesin aynı yolun yolcusu olduğu anlamına gelmese de yine de oturup konuşmak, yüzleşmek, özeleştiri vermek için bir fırsat olarak değerlendirdik çoğumuz bu birlikteliği. Birlikte üretmenin, dönüştürmenin yolları üzerine kafa yorduk, başka bir akademi mümkündür; “Sözümünüz arkasındayız”, barışın bilgisini üretmek istiyoruz dedik çeşitli çalışma grupları ve komisyonlar kurduk. Metni imzalayanlar hız kesmeden hedef gösterilirken, birkaç istisnası dışında tamamı kadın olan hukuk komisyonundaki gönüllü avukatlarımız ve hukuk alanındaki imzacı dostlarımız gecelerini gündüzlerine katıp bizlere hukuki destek sağladılar. Tüm bu komisyonlar ve toplantı organizasyonları kadınların ancak bilhassa genç ve görece güvencesiz pozisyonlarda çalışan kadınların görünmez emeği üzerinden işliyordu. Bir de işin duygusal emek boyutu vardı ki, aman ha evlerden uzaktı!

Mehmet Fatih’in bir burs başvurusu için risk değerlendirme raporuna yazdıklarını okuduk sonra. Her gün pek çok imzacı öğrenci arkadaşımızdan duyduklarımıza benzer şeyler yazmıştı aslında Mehmet Fatih. Herkes çok şaşırdı, “ah nasıl olur, oysa yalnız da değildi,” diyenler oldu, bazılarımız pek de şaşırmadı. Biraz klişe olacak ama kalabalıklar içinde yalnız kalmayı ya da yalnız bırakılmayı nicedir deneyimleyenlerimiz vardı ne de olsa. Traş, verdiği derslerin karşılığı olarak aldığı aylık 94 Avrodan bahsediyordu o değerlendirmede, onun prekaryer pozisyonuna değil de adının başında “Dr.” kısaltması olmadan anılmasına takılmıştı bir kısmımız. Mehmet Fatih doktorasını vermişti. Mehmet Fatih Traş, düz bir Mehmet Fatih Traş değildi, bu devlete ve kötülüklerine inat onu Dr. Mehmet Fatih Traş olarak uğurlamalıydık.

Peki, ya üniversitelerin idari pozisyonlarında (Erasmus ve Bologna ofisleri gibi) çalışmak durumunda kalan ya da özel kurumlarda çalışan ve imzadan dolayı işlerinden atılan, KHK’lerle ihraç edilen arkadaşlarımız?[3] Onları ne uğurlayanlar oldu ne de işsiz kalışları e-mail gruplarını meşgul etti. Bazen bir iki dostun üzülüp “yazık oldu” demesiyle yetinmek durumunda kaldılar.

Peki, ya bizim bir bildiri aracılığıyla söylediklerimizi uzun yıllardır söyleyen ve bunun için disiplin cezalarıyla okullardan uzaklaştırılan, hapis cezalarıyla ve hatta hâkim karşısına dahi çıkarılmadan aylarca tutuklu kalan öğrenci dostlarımız? Neden onların davalarını adliye koridorlarında yalnızca aileleri, öğrenci dostları ve bazen de birkaç “hoca” takip ediyordu da barış isteyen bu kadar akademisyen ve araştırmacı o çok sevdikleri öğrencilerine vakit bulamıyordu?

Çeşitli burslarla Türkiye dışına çıkanlar için işleyen dayanışma ağları neden imzacı öğrenciler için işleyemiyordu mesela? Neden yüksek lisansı ve/veya doktorası yarım kalanlar, okudukları programlardan atılanlar el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışırken CV’lerimizin “top 5 akademisyenler”inkilerle yarışması bekleniyor ve kapanan her kapı bizim başarısızlık hanemize yazılıyordu? Kendi çabalarıyla yurtdışına çıkmayı başarmışların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken -bu yazıyı kaleme alanlardan biri de dahil olmak üzere-, bu arkadaşlarımızın kaçı o cümle içinde kullanmayı çok sevdiğimiz “taşra üniversitelerindendi” acaba?

Cebeci’de polis şiddetine direnenler, “buralar hep tarihti” derken diğerleri, hadi cümle içinde kullanalım, taşra üniversiteleri, hep dutluk muydu mesela? İstanbul’dan Ankara’ya destek gönderirken hep bir ağızdan okunan Mülkiye Marşı içimizdeki küçük militaristlere selam çakıyor olabilir miydi örneğin? Her birimizin belli ölçülerde parçası olduğu ve her gün yeniden ürettiği hiyerarşik ağları görmek neden bu kadar zordu bir kısmımız için?

İşlerimizden atılmadan önce ve hatta bazı arkadaşlarımız atılmaya başlamışken dahi tutunmaya çalıştığımız o bölümler ve kürsüler, kadro alabilmek için kıyasıya mücadele ettiğimiz fakülteler ne eskiden birer vahaydı ne de şimdi. Kimimiz içeriden dönüştürme umuduyla, kimimiz sadece “garanti bir işi olsun” diye, bazımız da adımızın önüne gelecek mini minnacık o kısaltmalar için istedi belki de akademisyen olmayı.

Yazının başında değindiğimiz gibi Türk(iye) akademisi hiçbir zaman sınıf ve statülerden azade bir yer olmadı, hele hele bir vaha hiç olmadı. Uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak Türklüğün bilgisini üreten, azınlık kimliklerini ezmeye, sindirmeye çalışan, biat etmek istemeyenleri de öğütmeye çalışan bir eril makine gibi işledi. İsteriz ki bu yazı böğrümüze oturan taşları dökmeye imkân veren bir kanal açsın. Akademide kadın olmak, LGBTİ olmak, Kürt olmak, Ermeni olmak, ateist olmak ve daha nicesini konuşalım, olamıyorsak da olamayış hallerimizi konuşalım…

[1] Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan tartışmalar, yazışmalar, konuşmalar Barış İçin Akademisyenlerin farklı illerdeki toplantılarında cereyan eden konuşmalardan, çeşitli e-mail ve anlık mesajlaşma gruplarındaki yazışma ve tartışmalarından doğmuştur. Dolayısıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” barış bildirisine imza koyan tüm imzacıları kapsamamaktadır -kaldı ki derdimiz genele dair söz söylemektir.

[2] Bu yazıyı kaleme alan iki kadrosuz doktora öğrencisinin de doktoralarını İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde yaptıklarını anımsatmakta fayda var.

[3] KHK ile ihraç edilen Mutlu Arslan’ın yazısı için bkz. http://mulkiyehaber.net/akademiden-ihracimin-asiri-siradan-hikâyesi/


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.