Vicdansız ahlak, ahlaksız teoloji ve tutsak edilmiş din

Dinin özgürleşmesi de bizzat insanlığın özgürleşmesine bağlı. İnsanlık ne zaman ki paranın ve siyasi tahakkümün kıskacından kurtulacak, din de o zaman paranın ve saltanatın değil halkın dini olma şansına kavuşacak.

Mahmut Üstün

Vicdan, ahlak ve din…Aslında üçü de birbiriyle ilintili görünürler. Bir anlamda öyledir de… Fakat egemen ahlak ve dinin, her ne kadar içinde vicdani unsurlar taşısalar da; eni sonu vicdanı devre dışı bırakmanın bir aracına dönüştüklerini gerek tarihsel gerek güncel deneyimlerden sıklıkla gözlemliyoruz.

Zira vicdan insanın insan olmaktan kaynaklı doğal/toplumsal  özgürlüğü ile ilintili durumuyken; din  ve ahlak içsel olmaktan öteye belirli bir toplumsal düzenin dışsal bir dayatmasıdır kural olarak. Dolayısıyla ahlak ve din “içsel tanrı”nın, vicdanın dolaysız bir türevi olmaktan ne kadar azade hale gelir ve ne kadar çıkarlar dünyasının ve egemen sistemin meşrulaştırıcı aracına dönüşürse o denli vicdansızlığın, kötülüğün, zorbalığın ve “ahlaksızlığın” temsilcisi olurlar. Resmi/egemen ahlak ve din, kural olarak özü boşaltılmış bir “vicdan” dır. Vicdanın vicdansızlığı meşrulaştırmak için teslim alınmış halidir.

Doğal/toplumsal insanlık halimizde işkencenin, kelle kesmenin, evlilik dışı ilişki yaşadı diye bir kadını linç etmenin hiç bir vicdani yanı yoktur ama ahlaki ve dinsel açıdan bu “vicdansızlık” pekala  olanaklı olabilmekte, dahası “dindar” ve “ahlaklı” olmanın gereği kabul edilebilmektedir.  Bu nedenle olsa gerek, “Vicdan içimizdeki Tanrıdır” der Victor Hugo…

Din ve ahlakı kendine referans alan bir insanın gündelik yaşamına baktığımızda namazlı niyazlı, orucuna ve hac farziyetine sadık bu insanların beklenenin tam aksine, gündelik hayatın rutininde gayet vicdansız ve ahlaksız bir insan tipi olduklarını görebiliriz.

Erica Jong “Tanrı adına işlenen cinayetlerin sayısı, şeytan adına işlenenlerden çok fazladır.”diyor. Bu saptamayı tecavüz, hile, rüşvet, kayırmacılık,emek sömürüsü, mal mülk/lüks sevdası vb. gibi hayatın tüm alanlarına yaymak pekala olanaklıdır.

Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir anket halkın yüzde 70’inin yolsuzluk olduğuna inandığını ama buna karşın yolsuzluk yaptığını düşündüğü partiyi hala oy verilebilir bulduğunu göstermekteydi. Şu bildik “çalsınlar ama iş de yapsınlar” mantığı yani. Bu mantığı ülkeye yerleştirenin dindarlarca çok sevilen Turgut Özal olması ise son derece “manidardır”. Bunun anlamı sosyal çürüme ve dejenerasyondur. Ve bu çürüme ve dejenerasyonun artan dinselleşme ile el ele gitmesi de bir çelişki değildir, ne yazık ki bir iç tutarlılığa sahiptir.

Geçen günlerde Birgün yazarı Fatih Yaşlı attığı bir twette bu gerçeği çarpıcı biçimde vurguluyordu. Dinden ne kadar çok söz edilir ve din adamları ne kadar çoğalır ve ne kadar öne çıkarılırsa aynı oranda ahlaksızlaşan bir toplum gerçeği ile yüz yüze kalıyoruz.

BİR TARİHSEL ANEKDOT…

Tanınmış İslamcılardan Filibeli Ahmet Hilmi “Tarih-i İslam” kitabında yabancı bir gözlemcinin ağzından bundan yüzyıl öncesiyle ilgili bize bir tablo aktarıyor. Din ve ahlakın o dönemlerde de vicdandan nasıl azade kılınmış olduğunu apaçık görebiliyoruz anlatılanlar da…Alıntı biraz uzun ama gerçekten çok çarpıcı…

“Türkler gayet mükemmel namaz kılan bir kavimdir. Fakat onların ibadetlerinde kelimenin yüce manasıyla çok din aranmamalıdır… Türklerde namaz günlük vazifelerdendir. Kendiliğinden anlaşılır ki, bu vazife elbise giymek, işini yapmak, yemek yemek ve uyumak vazifeleri gibi yerine getirilir. Eskiden beri alışılmış bir adet takip edilir. Ne halde bulunulursa bulunsun ve hal ne kadar elverişsiz olursa olsun namaz kılınır. Bir şahıs az nazik bir hikaye anlatır. O sırada müezzin ezan okumaya başlar. Hikaye anlatan hikayeyi keser, namazını kılar, sonra hikayesine kaldığı yerden devam eder… Bir tacir yalan söyler, aldatır, sonra namaz kılar, sonra yalan söylemeye ve insanları kandırmaya devam eder… Bir paşa vahşice bazı zulümler veya cinayet için emirler vermekle meşguldür; ezan okunduğunu işitir, gayet huzurla seccadesini yayar, sakalını sıvazlar, rahat olduğu kadar muhteşem bir sima ile namazına başlar. Namaz kılındıktan sonra zalimane talimatını vermeye devam eder. Çünkü namazı ile vicdanının hiçbir alakası yoktur ve hiç kimse bunda hayret edilecek bir şey görmez, hiç kimse bundan arlanmaz, herkes kılınması gereken zamanlarda namazını kılar ve bununla her şey olmuş bitmiş olur…” (Filibeli Ahmet Hilmi; Tarih-i İslam, s. 535-536)

Filibeli Ahmet, bu tabloyu  “yaşanan dinin bozulması” olarak görüyor. Seküler ve materyalist yaşama teslim oluşa bağlıyor. Çareyi de uhrevi/manevi yaşama dönüşte görüyor. Tabi dini halk için uhrevi/manevi yaşama indirgemenin kendisinin bizzat bozulma emaresi olduğunu görmediği gibi, verili dinin tasallutundan görece bağımsızlaşmak anlamında seküler bir hayat yaşayanların dindarlara göre vicdan eksenli ve daha ahlaklı insanlar olma olasılığının -haşa- onun tahayyül dünyasında hiç bir yeri yok.

VE BİR GÜNCEL DENEY…

Şimdi de bu tabloyu pekiştiren çok yakın tarihli ilginç bir araştırmayı aktaracağım. Araştırma ilk önce Current Biology adlı bir dergide yayınlandı. Ardı sıra The Economist’ten başlayarak tüm ana akım medyaya yayıldı.

Chicago Üniversitesi’nden Nörobilimci Jean Decety din ve altruizm arasındaki bağıntıyı anlamak üzere bir laboratuvar çalışması yapmış. Buna göre Kanada, Çin, Ürdün, Güney Afrika ve Türkiye’den 1170 ailenin yaşları 5 ila 12 yaşında değişen çocuklarına odaklanmış.

İçlerinde Koç Üniversitesi’nden Bilge Selçuk’undı bulunduğu araştırma ekibinin Current Biology‘de yayımlanan raporuna göre; dindar olmayan ailelerin çocukları, dindar ailelerin çocuklarına göre daha fazla karşılıksız iyilik yapıyor.Ve  başta Müslüman aileden gelenler olmak üzere dindar ailelerde yetişen çocuklar suç işleyenlerin en ağır şekilde cezalandırılmalarından yanayken, ateist ya da seküler ailelerin çocukları net biçimde ağır cezalandırma yöntemine mesafeli duruyorlar.

Sonuç bize verili din ve ahlakı davranışlarında referans alan ailelerin çocuklarının bencilliğe, şiddete ve kötücüllüğe; vicdana göre davranışlarını kodlayan seküler/laik/ateist  ailelerin çocuklarının paylaşmaya,barışçıl, eğitsel ve iyilik eksenli yöntemlere daha yatkın olduğunu gösteriyor. Bu deney  verili din ve ahlak anlayışının insanları vicdandan yoksun kılındığını bir kez daha teyit ediyor.

VE BİZİM DİYANET…

Selahattin Demirtaş İstanbul’daki bir parti toplantısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ne tür bir dinin ve dindarlığın temsilcisi olduğunu sergileyen çarpıcı bilgiler paylaşmıştı. Bu açıklaması tüm basında genişçe yer almış ama Diyanet İşleri Başkanlığı, açıklamaya tepki göstermekle birlikte aktarılan bilgileri yalanlamamıştı. Demirtaş şunları söylemişti o konuşmasında:

“Akademisyenler diyanetin 150 tane hutbesini incelemiş. Bu hutbelerde, devlet sevgisi, Allah sevgisinden daha fazla kullanılmış. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’ın emirlerini anlatmaktan çok devlet emirlerini anlatmış. İşçi grev yapmış, diyanet fetva yayınlamış. Polisler gaz cop kullanmış. Diyanetin fetvası var. ‘Biber gazı caizdir’ demiş….camilerde, minarelerde baz istasyonları caizdir diye fetvaları var.

Aynı Diyanet işleri Başkanının bir yazısı var. Utanç vesikasıdır. ‘Meşru bir hükümete karşı isyan etmiş ve çatışmada öldürülmüş birinin cenaze namazı kılınmaz’ diyor. ‘Gezi’de şurada burada meşru hükümete isyan etmişsen cenaze namazın kılınmaz’ diyor. Bunun ne dinde, ne Kur’an’da, ne kitapta yeri vardır. Ama bizim Diyanet İşleri Başkanı fetva buyurmuş. Allah’a karşı gelsen yine cenaze namazın kılınır. Onun yeri var. Allah affedicidir. Ama bunlar affetmiyor.

Bunların dini imanı devlettir, paradır.”

 

PEKİ NEDEN BÖYLE? BU TABLO NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Bunun en temel nedeni dinin insana ve vicdanına dışsallaştırılmış/yabancılaştırılmış bir güç olmasıdır. Ahlakın temel kaynağının da giderek bu dışsallaştırılmış güce bağımlı hale gelmesiyle, ortaya vicdansız bir ahlak, ahlaksız bir din tablosu çıkmaktadır.

Bu dışsallaştırma/yabancılaştırma dinin çıkarlar ve güç, zenginlik ve devlet tarafından teslim alınmasının, araçsallaştırılmasının bir sonucudur.

Ahlakın dine , dinin de çıkarlara, zenginliğe ve iktidara tabi kılındığı bir yerde de en ahlaksız, en kepaze şeyler meşrulaştırılabilmekte, din ve ahlak kisvesiyle pazarlanabilmektedir.

Bu gerçek çok eskilerden beri böyledir. Eski Yunan’dan Aydınlanmaya kadar filozofların ölümü ve şeytanlaştırmayı göze alarak ciddi mesai harcadığı bir konudur.

Örneğin Marx’ın Aristoya yönelik övgülerinden birisi çıkarlara ve iktidara teslim olmuş bir dini ve böylesi bir dinin tanrısını yıkmış olmasıdır.Kant’ın insanlığı para ve iktidar gibi dışsal güçlerin dayattığı ahlak anlayışından kurtulmaya ve kendi insani varoluş ve değerleri temelinde (ki vicdan diyebiliriz)yeni bir ahlak oluşturmaya çağırması, Spinoza’nın  felsefe, din, teoloji ve devlet ayrımına giderek son ikisini sorun ve ilk ikisini çözüm kaynağı olarak tanımlaması, Marx ve Engels’in toplumda egemen ahlak ve dinin -tıpkı toplumdaki egemen düşüncelerin egemen sınıfın düşünceleri olması gibi- egemen sınıfın ahlak ve dini olduğu, bu yüzden ahlak ve erdem değil riyakarlık, zalimlik ürettiği görüşleri hep aynı kaygının ürünüdür.

Çok daha ilginci bizzat peygamberlerin temel çaba ve kaygısının da çok benzer saiklerden beslenmiş olmasıdır.Peygamberler sıfırdan bir din getirme iddiasında olmamışlardır. Dinin bozulması ve yozlaşmasına dikkat çekmek ve yeniden gerçek dini insanlığa hatırlatmaktır peygamberlerin misyonu. Daha somutta ve özelde kralın/firavunun ve sarayların sesi olan din adamları sınıfının eline geçen ve yozlaşan dini, asıl biçimiyle ve asıl sahiplerine yani sıradan insanlara yeniden teslim etmektir iddiaları. Bu nedenledir ki sarayların ve sarayın din adamlarının büyük öfke ve saldırısını üzerlerine çekmişlerdir. İsa çarmıha gerilmiştir.İslam’ın peygamberi pek çok suikaste maruz kalmıştır.

Bir müddet sonra  Paulus Hıristiyanlığı yeniden bir kral dinine çevirmiş, Hz. Muhammed’in akrabalarını Kerbela’da katledenler eliyle İslam da yeniden sultanların, padişahların ve onlara uygun din üreten adamlarının dinine, yani bir saray dinine dönüşmüştür. Böylece din yeniden ahlaksızlığın egemen olduğu ilişkilerin ikiyüzlü ve cani bir ahlaki örtüsü, meşrulaştırıcısı haline gelmiş. Halkta bizzat ve en başta egemen din aracılığıyla vicdansız ve ahlaksız ama dindar  bir yaşama mahkum edilmiştir.

DİNDARLIK-DİNCİLİK…

Dindarlık bir inanç durumu ile dincilik ise bir siyaset ile ilgilidir. Dindar biri dini referans alan bir siyasetin aktörü haline gelmişse o artık bir dindar değil bir dincidir.

Bu ayrım şu nedenle önemlidir: Dindar yukarıda sözünü ettiğimiz tutarsızlıklar içinde ahlaki ve vicdani özelliklerinde yaşadığı ciddi aşınmalara karşın, hala bir ölçüde naif ve hoşgörü sahibidir. Ama dinci kimliğine büründükçe bu naif ve hoşgörülü yanını kaybetme ihtimali çok yüksektir. Kesin kaybeder demiyorum zira egemen dinciliğe nazaran çok zayıfta olsa ezilenlerin dinciliğine dair örneklerde vardır. Şeyh Bedrettin gibi, Kurtuluş teolojisi gibi, Thomas Müntzer gibi, Ali Şeriati gibi, Anti Kapitalist Müslümanlar gibi…Bu akımlar bilakis saray dinine karşı halkın dini, ahlaksız dindarlık yerine vicdanla beslenen bir dindarlık tarafındadırlar.

Oysa egemenlerin tarafında olan, onlarca yönlendirilen bir dincilik gözünü kırpmadan insan yakan, kelle kesen bir dinciliktir. Bu canilikleri dine hizmet olarak gördüğü için iftihar vesilesi sayacak kadar ahlak ve vicdandan biganedir. İşte El Kaide’den İŞİD’e , Türkiye Hizbullah’ından Madımak otelini yakanlara biz böyle bir dincilikle yüz yüzeyiz.

Bugün ülkemizde dindarlıkla bu türden bir dincilik arasındaki çizginin iyice silikleştiği bir süreç yaşadığımızı da not düşmek gerek…

ZORUNLU BİR PARANTEZ…

Aydınlanma ileri bir adım olmuş ama sorunu tümden çözememiştir. Laikliğe yönelik adımlar kadük kalmış, ne yazık ki dinin, devletten ve para gücünden özgürleşmesini sağlayamamıştır.Din hala resmi ideolojilerin gizli/açık ama küçümsenmeyecek yaygınlıkta bir enstrümanı durumundadır.

Tüm bu nedenlerle sekülerlikle verili dindarlık arasındaki ahlaki ve vicdani fark köklü değil göreceli bir farktır.Yalnızca seküler bir resmi din olan ve faşizme süreğen biçimde gebe olan milliyetçi ideolojinin dindarlık ve dincilikle  çok benzeşir olmasından söz etmiyorum. Sosyalist ideolojiye kadar pek çok akım da bu ortamın kirlerinden tümüyle muaf olamamaktadır.

Bütün bu anlatılanları doğru biçimde anlamlandırabilmek için bireyci dindarlığın pik yaptığı dönemlerin seküler/laik kesimlerde de bozulma emarelerinin fazlalaştığı ve/fakat seküler adalet, özgürlük ve dayanışmanın pik yaptığı dönemlerde de verili dindarlığın daha hoşgörülü,esnek ve erdemli olabildiğini, yani farklılığın süreğen ama  göreceli olduğunu akılda tutmak gerekir.

SONUÇ…

“Dindar bir toplumu ancak din adına, din simsarları kandırabilirdi; ve öylede oldu” ve “Din paradan ve  iktidardan beslendiği sürece, paranın ve iktidarın hizmetçisi olacaktır, Halkın değil.”diyor Ali Şeriati…”Ancak birbirimizden nefret etmeye yetecek kadar dindarız, birbirimizi sevmeye yetecek kadar değil” diyor Jonathan Swift…”Gökyüzünden sıklıkla bahsetmeleri yeryüzünü sömürmek ve iktidarlarını sürdürmek içindir” diyor Robespiere… “Dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz. ”diyor Nikola Tesla…” Din sıradan insanı sessiz tutmak için mükemmel bir araçtır” diyor N.Bonaparte…

Hepsinin sözlerini toplayınca cari dinlerin adlarındaki farklılıklara karşın paranın ve devletin dini olduğu görülüyor. Saray sahiplerinin ve onların kapatması haline gelen din adamları sınıflarının sözde Müslümanlık, Hıristiyanlık üzerine keskin vaazlar verseler ve birbirinin dinini beğenmiyor gözükseler de, hepsinin aslında tek bir dinin, tanrısı Mammom olan zenginlik ve iktidar dininin mensupları olduklarına işaret ediyorlar.

Ve bu dinin mensuplarının ne kadar dindar olurlarsa o kadar ahlak ve vicdan yoksunu haline geldiklerini,  ne kadar dirdar olurlarlarsa o kadar  sus deyince susan koş deyince koşan aklı, vicdanı ve iradesi prangalanmış robot insanlara dönüştürüldüklerine dikkat çekiyorlar.

Öyle gözüküyor ki dinin özgürleşmesi de bizzat insanlığın özgürleşmesine bağlı. İnsanlık ne zaman ki paranın ve siyasi tahakkümün kıskacından kurtulacak, din de o zaman paranın ve saltanatın değil halkın dini olma şansına kavuşacak; din, ahlak ve vicdan arasındaki bugünkü ters orantılı ilişki sona erecek…


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.