Mülteci kampında bir gün

Çoğu yetişkin ve çocuk, ıslak toprakta öylece çıplak ayaklarla dolaşıyor. 3 oğlan üstlerinde kıyafetten sayılmayacak tişörtlerle oyun oynuyorlar. Altları çıplak. Halbuki bizim sıcak giysilerimiz ve ayakkabılarımız var. Utanıyorum yürürken.

Google Haberlere Abone ol

Nathalie Ritzmann*  [email protected]

Adana’da devlet desteği olmadan kurulan Suriyeli mültecilerin bulunduğu bu çadır kampına 2015’in Mart ayında bir kere daha gitmiştim. Kayropraksi (kas iskelet ve sinir sistemi bozukluklarının düzeltilmesi ve önlenmesi için çalışan bir meslek dalı) uzmanı iki kadın ve bir arkadaşım ile gittiğim, birlikte 48 saat geçirdiğimiz bu kampa, 1,5 yıl sonra bu sefer çok sayıda dostların, tanıdıkların ve bir takım cömert bağışçıların desteği ile yeni yılın birkaç gün öncesinde tekrar gittim.

Bağışçılar sayesinde sırt çantamda tam 580 adet 25 liralık alışveriş hediye çeki vardı. Getirdiğim kartların dağıtılmasını yardım stokunun depo sorumlusu Cemo organize etti. Bu organizasyona aslen Adanalı olan ama Texas'ta yaşayan Fatih, savaştan önce Suriye’de bakkallık yapan ama savaş yüzünden 3 yıldır Türkiye’de yaşayan ve gelen yardımlarla bir bakkal dükkanı açarak mesleğini icra etmeye devam eden 3 çocuk babası Kobaneli Hacı, savaş başladığından beri önce Irak’a sonra Lübnan’a giden ve son 3 yıldır da Türkiye’de yaşayan evli ve bir çocuk babası Kobaneli İzzeddin de katıldı.

SABAH ERKEN CAMİNİN YAKININDA

Bu çadır kampında binlerce Suriyeli, birkaç tane de Iraklı mülteci bulunuyor. Her hafta olduğu gibi, sadece birkaç lira karşılığında günlük iş arayan erkekler sabahın erken saatlerinde caminin yakınlarında buluşuyor. Kimi belki inşaatlara belki hamallığa gidiyor. Çoğunun eskiden hatırı sayılır meslekleri vardı mutlaka ama şimdi durumları böyle.

kamp2

Geçen sene buluştuğumuz çoğu mülteci Adana dışına taşınmış. Adana’ya yaklaşık 90 km. uzaktaki Osmaniye şehrinin Erzin ilçesine taşınan Şemsettin onlardan sadece biri… İçlerinden sadece biriyle tanışabildiğim şanslı beş aile Kanada’ya göç edebilmişler. Gidenlerin arasında geçen yıl tanıdığım, gülümsemesini unutamadığım küçük sağır ve dilsiz kız da varmış. Muhtemelen Kanada’nın onlara sunduğu yaşam şartları, burada çadır kentin verebileceklerinden daha iyi olmalı. Gidenlerin yeri hemen doluyor tabii; bu sefer de Halep’ten gelenler boşalan çadırlara geçmiş durumda…

ÇIPLAK AYAKLI ÇOCUKLAR

Özellikle son günlerdeki yoğun yağışlardan dolayı her yer bileğe kadar çamur olduğu için, sıvanmış pantolonlarla çadırlar arasında dolaşmak çok kolay değil. Çoğu yetişkin ve çocuk, ıslak toprakta öylece çıplak ayaklarla dolaşıyor. 3 oğlan üstlerinde kıyafetten sayılmayacak tişörtlerle oyun oynuyorlar. Altları çıplak. Halbuki bizim sıcak giysilerimiz ve ayakkabılarımız var. Utanıyorum yürürken.

kamp2

Kampta o kadar çok hikaye var ki, etkilenmemek mümkün değil! Mesela tanıştıklarımdan biri tam 13 çocuk babası… Uzun boylu ince bir adam… Bize devlet dairelerinde yaşadığı zorlukları anlatıyor. Pasaportlarını ve resmi evraklarını kaçarak geride bırakmak zorunda kalan eşi ve çocukları, uyruklarını ispatlayamadığı için buradaki hiçbir haktan yararlanamıyor. Ne okul, ne hastane!

Başka biri bizi UNICEF'in bir kitapçığını gösteriyor. Üzeri el yazısı ile yazılmış küçük bir post-it yapıştırılmış üstüne. Yazıya göre onun ve ailesinin yardım hakları var. Küçük bir post-it belirliyor geleceklerini… Başkaları bizlere -içgüdüsel olarak- aile üyelerine göre birden fazla alışveriş çeki alabilmek için Türkiye'de verilen ‘misafir’ kartlarını göstermenin gerekli olduğunu düşünüyor.

KUTULARDAN BİR BAHÇE

Ana caddelerden birinin kenarında bulunan bir çadırda, domates, patates ve sebze satanlar var. Başka bir çadırın önünde ise soğan ekilmiş emanet gibi duran bir kutudan yapılmış bahçe. Yanında tencereler ve bir takım mutfak eşyaları duruyor, bu da kampın klasik manzaralarından biri…

kampson

Bütün çadırlar birbirine benziyor, içleri de hemen hemen aynı; sobanın etrafına atılmış birkaç şilte ve çoğu zaman üstünde kundağa sarılmış uyuyan bir bebek, kenarlara asılmış elbiseler… Birkaç priz ve bir uzatma kablosu, çağdaşlığın tek belirtisi... Bazılarında kırık plastik sandalyeler bazılarında ikinci el kanepeler var. Pis sandaletler veya ayakkabılar çadırların önüne koymuş. Çamaşırlar önce leğenlerde yıkanıyor, eğer çit varsa oraya uzatılmış iplerin üzerine asılıyor.

BÜYÜKLER UMUDUNU KAYBETMİŞ GİBİ

Kimse için dilemeyeceğim bu yaşam şartlarına rağmen, etrafta gülümseyen pek çok yüz var. Özellikle çocuklar gülümsemeye devam ediyor ve bazen muziplik ile parlayan gözleri var. Bazı büyükler umutlarını kaybetmemiş gibi gözüküyor… Benimle fotoğraf çektirmek isteyen yeni evli olduklarını tahmin ettiğim güzeller güzeli bir çift gibi… Bazı bakışlar ise daha tedirgin, ürkek; herkes bu durumu farklı yaşıyor ve hissediyor tabii.

Gülümseyen bir genç kız bir çadırdan çıkıyor, ayakları çıplak, elinin eğrilmiş ucunu uzatıyor ve verilen alışveriş çekini tutmaya çalışıyor. Herşeye rağmen gülümsüyor bu genç kız.

On yaşında olan başka bir kız çocuğu sert eli ile benim elime yapışıyor ve uzun bir süre bizimle kalıyor. Bir kaç sefer ‘ne olur daha çok yardım’ diye yalvarıyor. İleride dört tane kadın var; koşarak bize doğru geliyorlar sırtlarında taşıdıkları çocukları ile, dağıtılan ve son kalan iki çeke doğru atılıyor... Gerekirse dövüşmeye hazırlar.

kampenson

2-3 yaşlarında olan çok sevimli yetim bir kız çocuğu, yanımıza geliyor, yanaklarını okşuyoruz. Yeşil yün şapkalı bu kız, bizden gördüğü şefkatten çok etkileniyor ve biz giderken gülümseyerek bize el sallıyor.

Sıcak anorak ve mantolar giymiş ‘diğer’ çocuklar neşe ile şakalaşarak okullarından dönerken çadırların yanından geçtiler, yine sıcak evlerine gitmek için. Her gün yanından geçtikleri bu yoksulluğun farkındalar mı, ne düşünüyorlar, ne görüyorlar diye merak etmeden duramıyorum.

Dağıtım bittikten yarım saat sonra, 24 saat boyunca hiç durmayan kuvvetli bir yağış oldu. Kampın büyük bir bölümünü, lağım gübresi renginde bir umutsuzluk gölüne çevirdi. Sırt çantamı hafifledi ama yüreğimi pilav lapası gibi tabanlarımıza yapışan çamurlu ayakkabılarımız kadar ağırdı.

Gelecekleri ne olacak? Sonraki saatler kafamda devamlı bu soru vardı; gelecekleri ne olacak?”

*2003'ten beri Türkiye’de yaşayan Fransız fotoğrafçı ve gazeteci Nathalie Ritzmann, bu yazıyı Adana’nın 19 Mayıs mahallesindeki kampa gerçekleştirdiği ziyaret sonrası kaleme aldı.